CUMA: BİR GÜN DEĞİL, BİR MEDENİYETİN İNŞASI
CUMA: BİR GÜN DEĞİL, BİR MEDENİYETİN İNŞASI
Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın yazdı...
Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın yazdı...
“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”
(Cuma Suresi, 9. Ayet )
Tarih boyunca milletleri ayakta tutan yalnızca orduları, ekonomileri veya görkemli şehirleri olmamıştır. Bir milleti asıl güçlü kılan; ortak değerleri, inancı, adalet anlayışı ve toplumsal dayanışmasıdır. İşte İslam medeniyetinin asırlardır diri tuttuğu bu ortak ruhun en güçlü tezahürlerinden biri Cuma günüdür.
Cuma, haftanın diğer günlerinden farklı olarak yalnızca belirli bir vakitte kılınan namazın adı değildir. O; insanın kendisini muhasebeye çektiği, dünyevî meşguliyetlerinden sıyrılarak Rabbine yöneldiği, kardeşlik hukukunu yeniden hatırladığı ve toplumla manevi bağlarını kuvvetlendirdiği müstesna bir gündür. Kur’an-ı Kerim’de adına müstakil bir sûre bulunan tek gün olması bile onun İslam düşüncesindeki eşsiz yerini göstermeye yeterlidir.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) ise, “Üzerine güneş doğan en hayırlı gün Cuma günüdür.”(Müslim Cum’a, 18)) buyurarak bu günün faziletini açıkça ifade etmiştir. Yine hadis kaynaklarında Hz. Âdem’in yaratılışı, cennete girişi ve yeryüzüne indirilişiyle ilgili rivayetler de Cuma gününün manevi değerini pekiştirmektedir.
Ancak Cuma’nın anlamı yalnızca bireysel ibadetle sınırlı değildir. Tarihe baktığımızda, özellikle Osmanlı Devleti bu mübarek günü bir medeniyet anlayışına dönüştürmüş; dinî, sosyal ve siyasî hayatın merkezine yerleştirmiştir.
Osmanlı’da Cuma günü, devlet ile millet arasındaki bağın en güçlü şekilde hissedildiği gündü. Padişahın halkın arasından geçerek cuma namazına gitmesi, tarihimize Cuma Selamlığı adıyla geçen önemli bir devlet geleneğiydi. Bu merasim yalnızca dinî bir vazifenin yerine getirilmesi değil; hükümdarın halkıyla buluştuğu, devletin şeffaflığını ve meşruiyetini gösterdiği sembolik bir buluşmaydı.
Tarihçi Halil İnalcık, Osmanlı siyasal kültürünü incelerken hükümdarın meşruiyetinin yalnızca askerî güçten değil, toplumun kabulünden ve İslam hukukunun çizdiği çerçeveden beslendiğini ifade eder. Bu yönüyle Cuma Selamlığı, devletin halk karşısındaki görünürlüğünün ve sorumluluğunun da önemli bir göstergesiydi.
Cuma günleri halk, arzuhallerini doğrudan padişaha sunabilirdi. Haksızlığa uğrayan bir vatandaş, bir memurun zulmünü veya çözüm bekleyen bir meselesini dilekçeyle hükümdara ulaştırma imkânı bulurdu. Bu uygulama, Osmanlı’nın “adalet dairesi” anlayışının somut örneklerinden biriydi. Devletin büyüklüğü yalnızca fetihlerle değil, mazlumun sesini duyabilme kudretiyle ölçülürdü.
Osmanlı şehirlerinde cuma namazı öncesinde çarşılar sessizleşir, dükkânlar kapanır, insanlar camilere akın ederdi. Zengin ile fakir, âlim ile esnaf, asker ile tüccar aynı safta omuz omuza durur; hiçbir makam veya servet üstünlüğü kalmazdı. O saf, insanlığın eşitliğini en güzel anlatan tablolardan biriydi. Camiler ise yalnızca ibadet edilen mekânlar değildi. Etraflarında medreseler, imarethaneler, kütüphaneler, şifahaneler ve vakıf eserleri yükselirdi. Böylece cami, sadece dinî hayatın değil; ilmin, sosyal yardımlaşmanın, eğitimin ve şehir kültürünün merkezi hâline gelirdi. Tarihçi İlber Ortaylı, Osmanlı şehir yapısını değerlendirirken cami merkezli şehirleşmenin toplumun birlik ve dayanışmasına büyük katkı sağladığını vurgular. Bir diğer önemli unsur ise hutbelerdi. Günümüzde iletişim araçları saniyeler içinde milyonlara ulaşırken, Osmanlı döneminde hutbeler toplumun ortak vicdanına seslenen en güçlü kürsülerdi. Hutbelerde yalnızca dinî bilgiler değil; adalet, dürüstlük, kul hakkı, yardımlaşma, aile, komşuluk ve toplumsal sorumluluk gibi temel değerler anlatılırdı. Aynı zamanda devleti ilgilendiren önemli gelişmeler de hutbeler aracılığıyla halka duyurulurdu. Bu yönüyle hutbe, dinî olduğu kadar sosyal bir eğitim kurumu niteliği taşıyordu.
Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde tasvir edilen cuma günleri, Osmanlı şehirlerinin ruhunu anlamamız açısından oldukça kıymetlidir. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan hareketlilik, camilere yönelen kalabalıklar, çarşıların ezanla birlikte sessizliğe bürünmesi ve ardından yeniden canlanan hayat.. Bunlar yalnızca tarihî ayrıntılar değil, bir medeniyetin günlük yaşama yansıyan değerleridir.
Bugün modern hayatın hızlı temposu içerisinde Cuma’yı bazen sadece haftanın son iş günü veya kısa bir ibadet vakti olarak görüyoruz. Oysa Cuma, insana yavaşlamayı, düşünmeyi ve kendisiyle yüzleşmeyi öğreten ilahî bir davettir. Kırgınlıkların sona erdiği, anne-babanın gönlünün alındığı, komşunun hâlinin sorulduğu, yoksulun gözetildiği ve gönüllerin birbirine yaklaştığı gündür.
Sosyolojik açıdan bakıldığında Cuma namazı, toplumsal bütünleşmenin en güçlü kurumlarından biridir. Aynı inanç etrafında toplanan bireyler arasında güven duygusunu artırır, ortak kimliği güçlendirir ve toplumsal dayanışmayı canlı tutar. Güçlü toplumlar yalnızca ekonomik başarıyla değil; ortak değerlerini yaşatabilme iradesiyle ayakta kalırlar. Bugün bize düşen görev, Cuma’nın ruhunu yalnızca camilerde değil; hayatımızın her alanında yaşatmaktır. Adalette, ticarette, aile hayatında, eğitimde, komşuluk ilişkilerinde ve insan onuruna verdiğimiz değerde Cuma’nın mesajını hissedebiliyorsak, işte o zaman bu mübarek günün gerçek anlamını idrak etmiş oluruz.
Çünkü Cuma, yalnızca haftanın en mübarek günü değildir..Cuma; adaletin merhametle buluştuğu, insanın Rabbiyle ve toplumuyla yeniden sözleşme yaptığı, bir medeniyetin kalbidir.
Doç. Drr. Yüksel Turğut Akın
Sosyologg-Pedagog - Araştırmacı Yazar, Doğu ve Güneydoğu Kültür ve Sanat Derneği Kadın Kolları Genel Başkanı
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.




