AMAN HA DOKTOR!

Yaşam 31.10.2026 - 23:03, Güncelleme: 31.10.2026 - 23:38
 

AMAN HA DOKTOR!

Uz. Dr. Müslüm Sunay yazdı...

Bir zamanlar sağlık hizmetlerinin işleyişi bugünkünden oldukça farklıydı. Hastanelerdeki mesailerini tamamlayan doktorların büyük bölümü, akşamları kendi özel muayenehanelerinde hasta kabul ederdi. Muayenehanelerde ücret karşılığı yapılan muayenelerin yanı sıra, hastaneye ya da muayenehaneye gelemeyen hastalar için ev ziyaretleri de gerçekleştirilirdi. Bugün artık geride kalan bu sistem, o yılların sağlık hizmetleri içinde önemli bir yer tutuyordu. İşte böyle bir dönemde, muayenehanemde yaşadığım ve yıllar geçse de unutamadığım bir olay… Muayenehanemdeki son hastamı bitirmek üzereydim. Tam o sırada yardımcımız içeri girerek: “Hocam, ev hastası var. Bu arkadaş sizi götürmeye gelmiş.” dedi. Yanındaki Ahmet isimli genç, yaşlı annesinin rahatsız olduğunu, yürüyemediği için muayenehaneye getiremediğini söyledi. Çantamı alıp onunla birlikte evlerine gittim. Hastayı muayene ettiğimde akciğer kanseri ve zatürre olduğunu düşündüm. Gerekli değerlendirmeleri yaptıktan sonra aileye durumun ciddiyetini anlattım. Ne yazık ki yaşlı kadın, yaklaşık iki ay sonra hayatını kaybetti. Aradan dört ay kadar geçmişti. Bir gün Ahmet yeniden muayenehaneme geldi. “Hocam, babam da rahatsızlandı. Bir de onu görür müsünüz?” dedi. Elbette, hastasını görmek için hazırlanmaya başladım. Ancak Ahmet, bu kez babasının hastalığından çok başka bir konuyla ilgili endişesini dile getirdi: “Aman ha doktor, babam ölmesin!” Önce bu sözün nedenini anlayamadım. Babasının sağlık durumundan korktuğunu düşünerek onu sakinleştirmeye çalıştım. Ancak Ahmet’in asıl derdi, annesinin vefatından sonra yapılan taziye nedeniyle ailesinin içine düştüğü ekonomik sıkıntıydı. “Hocam, annemin taziyesinden kalan borçları hâlâ ödüyoruz. Babam da ölürse bir taziye daha olacak. Altından kalkamayız.” Bu sözler beni derinden etkiledi. Bir evladın, babasının sağlığı için endişelenirken bir yandan da ölümün ardından karşılaşacağı masrafları düşünmek zorunda kalması, insanı ister istemez düşündürüyordu. TAZİYE GELENEĞİ VE DEĞİŞEN URFA Şanlıurfa’da taziye geleneği, geçmişte aileler için büyük bir sosyal dayanışma örneği olduğu kadar, zaman zaman ağır bir ekonomik yük hâline de gelebiliyordu. Eskiden taziyeler çoğunlukla yakınların evlerinde yapılırdı. Kalabalık arttıkça evler yetersiz kalır, özellikle apartman dairelerinde taziye kabul etmek hem aile hem de ziyaretçiler için zorlaşırdı. Üst katlardaki evlere çıkmakta güçlük çeken yaşlılar, merdivenlerde yorulan ziyaretçiler ve taziyenin hangi akrabanın evinde yapılacağı konusunda yaşanan anlaşmazlıklar, bu geleneğin başka bir yüzünü ortaya koyuyordu. Bir yaşlı vatandaşın, taziye için ev seçimi konusunda yaşanan tartışmalara tepki göstererek: “Yazıktır, günahtır. İnsanların acısı var, bir de ev meselesiyle uğraşıyorlar.” dediğini hatırlıyorum. Daha sonra dönemin valisi Ziyaettin Akbulut’un öncülüğünde, Balıklıgöl yakınlarında restore edilen avlulu bir ev taziye evi olarak hizmet vermeye başladı. Bu uygulama, taziyelerin ailelerin evlerinden ayrı bir mekânda yapılabilmesi açısından önemli bir adımdı. Zamanla taziye evleri yaygınlaştı ve şehirdeki bu ihtiyaç daha düzenli bir şekilde karşılanmaya başladı. ÜÇ GÜNLÜK TAZİYE, AYLARCA SÜREN BORÇ Taziye geleneğinin en ağır taraflarından biri de ikramlardı. Üç gün boyunca öğle ve akşam yemekleri hazırlanır, gelen misafirlere kebap, lahmacun, tatlı ve çeşitli ikramlar sunulurdu. Kalabalık taziyelerde bu masraflar ciddi boyutlara ulaşabiliyor, bazı aileler bunun için borçlanmak zorunda kalıyordu. Oysa taziyenin özü, acılı aileye destek olmak, başsağlığı dilemek ve yasını paylaşmaktı. Zaman zaman ikramların ön plana çıkması, bu güzel geleneğin amacından uzaklaşmasına neden olabiliyordu. Eşim Mihriban da bu konuda oldukça hassastı. Taziyelerde aşırı ikram yapılmasını doğru bulmaz, bunun ailelere gereksiz yük getirdiğini söylerdi. Cemal abimin taziyesinde gönderilen kadayıfı geri çevirdiğini de unutamam. Onun düşüncesi açıktı: Acılı ailenin bir de ikram telaşıyla uğraşmasına gerek yoktu. Bazı kişiler ise taziye evlerini adeta yemek durağına dönüştürmüştü. Bir taziyede öğle yemeğini yiyip ardından başka bir taziyeye geçenler vardı. Aralarında bunu şakayla karışık “gastronomi turizmi” olarak adlandırdığımız da olurdu. Üstelik bu turizmin ne rezervasyon derdi vardı ne de hesap ödeme telaşı… Bu konuda unutamadığım bir başka olay da arkadaşım Reşat’la ilgili. Reşat’ın taziyede tam 17 porsiyon kebap yediğini, ardından bir sürahi ayran içtiğini ve tatlı olarak da 18 porsiyon baklava tükettiğini bizzat giördüm. O sırada yanımda bulunan dahiliye uzmanı arkadaşlarım da bu duruma şaşırmıştı. Reşat’a bu kadar yemeği nasıl yediğini sorduğumda verdiği cevap ise daha da ilginçti: “Doktor, biraz daha yiyebilirim ama bu akşam başka bir yere davetliyim.” Bu anı bugün gülümseyerek anlatıyoruz. Ancak işin diğer tarafında, taziye masraflarını karşılamak için borçlanan aileler vardı. Birinin ziyafet gibi gördüğü şey, bir başkasının aylarca ödemek zorunda kaldığı borç olabiliyordu. TAZİYE SÜRESİ KISALIYOR, YÜK HAFİFLİYOR Şanlıurfa’nın bazı köylerinde taziyelerin günlerce, hatta 40 güne kadar sürdüğü olurdu. Şehir merkezinde de üç gün boyunca yemekli taziye geleneği yaygındı. Yaklaşık iki yıl önce, Vali Hasan Şıldak’ın girişimleriyle şehir merkezindeki taziye süresinin üç günden iki güne indirilmesi yönünde bir düzenleme yapıldığını hatırlıyorum. Bu tür uygulamalar, taziye geleneğinin özünü korurken ailelerin üzerindeki ekonomik yükü azaltmak açısından önemliydi. Ahmet’in anlattığı sıkıntılar da bu yükün ne kadar ağır olabildiğini gösteriyordu. Daha sonra babasını da kaybettiğini ve yaşadığı ekonomik zorluklar nedeniyle Urfa’dan ayrıldığını duydum. Onun “Aman ha babam ölmesin!” sözü, yıllar geçse de hafızamdan silinmedi. KADINLAR İÇİN DE TAZİYE EVİ Taziye geleneğinin daha düzenli ve aileleri zorlamayacak şekilde sürdürülmesi için atılan adımlar arasında kadınlara yönelik taziye evleri de önemli bir yer tutuyor. Şanlıurfa Vakfı Urfa Şubesi tarafından Mehmet Akif Ersoy Caddesi’nde kadınlar için taziye evi açılması, bu ihtiyaca yönelik anlamlı çalışmalardan biri oldu. Böylece kadınların da taziyelerini daha uygun bir ortamda kabul edebilmelerine imkân sağlandı. Taziye, acıyı paylaşmanın, yaslı aileye destek olmanın ve dayanışmayı göstermenin en anlamlı yollarından biridir. Ancak bu geleneğin, geride kalanları ekonomik sıkıntıya sürüklememesi gerekir. Ahmet’in yıllar önce söylediği söz, aslında meselenin özünü anlatıyordu: “Aman ha doktor, babam ölmesin!” Bir insanın, en yakınını kaybetme korkusunun yanında taziye masraflarını da düşünmek zorunda kalması ne kadar acı… Taziyede önemli olan sofranın zenginliği değil, gönüllerin bir araya gelmesidir. Bir tas çorba, bir dua, bir başsağlığı sözü ve samimi bir destek… Bazen en büyük ikram, ailenin cebinden çıkan değil, gönlünden gelen olur. Aman ha doktor!
Uz. Dr. Müslüm Sunay yazdı...

Bir zamanlar sağlık hizmetlerinin işleyişi bugünkünden oldukça farklıydı. Hastanelerdeki mesailerini tamamlayan doktorların büyük bölümü, akşamları kendi özel muayenehanelerinde hasta kabul ederdi. Muayenehanelerde ücret karşılığı yapılan muayenelerin yanı sıra, hastaneye ya da muayenehaneye gelemeyen hastalar için ev ziyaretleri de gerçekleştirilirdi. Bugün artık geride kalan bu sistem, o yılların sağlık hizmetleri içinde önemli bir yer tutuyordu.

İşte böyle bir dönemde, muayenehanemde yaşadığım ve yıllar geçse de unutamadığım bir olay…

Muayenehanemdeki son hastamı bitirmek üzereydim. Tam o sırada yardımcımız içeri girerek:

“Hocam, ev hastası var. Bu arkadaş sizi götürmeye gelmiş.” dedi.

Yanındaki Ahmet isimli genç, yaşlı annesinin rahatsız olduğunu, yürüyemediği için muayenehaneye getiremediğini söyledi. Çantamı alıp onunla birlikte evlerine gittim.

Hastayı muayene ettiğimde akciğer kanseri ve zatürre olduğunu düşündüm. Gerekli değerlendirmeleri yaptıktan sonra aileye durumun ciddiyetini anlattım. Ne yazık ki yaşlı kadın, yaklaşık iki ay sonra hayatını kaybetti.

Aradan dört ay kadar geçmişti. Bir gün Ahmet yeniden muayenehaneme geldi.

“Hocam, babam da rahatsızlandı. Bir de onu görür müsünüz?” dedi.

Elbette, hastasını görmek için hazırlanmaya başladım. Ancak Ahmet, bu kez babasının hastalığından çok başka bir konuyla ilgili endişesini dile getirdi:

“Aman ha doktor, babam ölmesin!”

Önce bu sözün nedenini anlayamadım. Babasının sağlık durumundan korktuğunu düşünerek onu sakinleştirmeye çalıştım. Ancak Ahmet’in asıl derdi, annesinin vefatından sonra yapılan taziye nedeniyle ailesinin içine düştüğü ekonomik sıkıntıydı.

“Hocam, annemin taziyesinden kalan borçları hâlâ ödüyoruz. Babam da ölürse bir taziye daha olacak. Altından kalkamayız.”

Bu sözler beni derinden etkiledi. Bir evladın, babasının sağlığı için endişelenirken bir yandan da ölümün ardından karşılaşacağı masrafları düşünmek zorunda kalması, insanı ister istemez düşündürüyordu.

TAZİYE GELENEĞİ VE DEĞİŞEN URFA

Şanlıurfa’da taziye geleneği, geçmişte aileler için büyük bir sosyal dayanışma örneği olduğu kadar, zaman zaman ağır bir ekonomik yük hâline de gelebiliyordu.

Eskiden taziyeler çoğunlukla yakınların evlerinde yapılırdı. Kalabalık arttıkça evler yetersiz kalır, özellikle apartman dairelerinde taziye kabul etmek hem aile hem de ziyaretçiler için zorlaşırdı. Üst katlardaki evlere çıkmakta güçlük çeken yaşlılar, merdivenlerde yorulan ziyaretçiler ve taziyenin hangi akrabanın evinde yapılacağı konusunda yaşanan anlaşmazlıklar, bu geleneğin başka bir yüzünü ortaya koyuyordu.

Bir yaşlı vatandaşın, taziye için ev seçimi konusunda yaşanan tartışmalara tepki göstererek:

“Yazıktır, günahtır. İnsanların acısı var, bir de ev meselesiyle uğraşıyorlar.” dediğini hatırlıyorum.

Daha sonra dönemin valisi Ziyaettin Akbulut’un öncülüğünde, Balıklıgöl yakınlarında restore edilen avlulu bir ev taziye evi olarak hizmet vermeye başladı. Bu uygulama, taziyelerin ailelerin evlerinden ayrı bir mekânda yapılabilmesi açısından önemli bir adımdı. Zamanla taziye evleri yaygınlaştı ve şehirdeki bu ihtiyaç daha düzenli bir şekilde karşılanmaya başladı.

ÜÇ GÜNLÜK TAZİYE, AYLARCA SÜREN BORÇ

Taziye geleneğinin en ağır taraflarından biri de ikramlardı. Üç gün boyunca öğle ve akşam yemekleri hazırlanır, gelen misafirlere kebap, lahmacun, tatlı ve çeşitli ikramlar sunulurdu. Kalabalık taziyelerde bu masraflar ciddi boyutlara ulaşabiliyor, bazı aileler bunun için borçlanmak zorunda kalıyordu.

Oysa taziyenin özü, acılı aileye destek olmak, başsağlığı dilemek ve yasını paylaşmaktı. Zaman zaman ikramların ön plana çıkması, bu güzel geleneğin amacından uzaklaşmasına neden olabiliyordu.

Eşim Mihriban da bu konuda oldukça hassastı. Taziyelerde aşırı ikram yapılmasını doğru bulmaz, bunun ailelere gereksiz yük getirdiğini söylerdi. Cemal abimin taziyesinde gönderilen kadayıfı geri çevirdiğini de unutamam. Onun düşüncesi açıktı: Acılı ailenin bir de ikram telaşıyla uğraşmasına gerek yoktu.

Bazı kişiler ise taziye evlerini adeta yemek durağına dönüştürmüştü. Bir taziyede öğle yemeğini yiyip ardından başka bir taziyeye geçenler vardı. Aralarında bunu şakayla karışık “gastronomi turizmi” olarak adlandırdığımız da olurdu. Üstelik bu turizmin ne rezervasyon derdi vardı ne de hesap ödeme telaşı…

Bu konuda unutamadığım bir başka olay da arkadaşım Reşat’la ilgili.

Reşat’ın taziyede tam 17 porsiyon kebap yediğini, ardından bir sürahi ayran içtiğini ve tatlı olarak da 18 porsiyon baklava tükettiğini bizzat giördüm. O sırada yanımda bulunan dahiliye uzmanı arkadaşlarım da bu duruma şaşırmıştı.

Reşat’a bu kadar yemeği nasıl yediğini sorduğumda verdiği cevap ise daha da ilginçti:

“Doktor, biraz daha yiyebilirim ama bu akşam başka bir yere davetliyim.”

Bu anı bugün gülümseyerek anlatıyoruz. Ancak işin diğer tarafında, taziye masraflarını karşılamak için borçlanan aileler vardı. Birinin ziyafet gibi gördüğü şey, bir başkasının aylarca ödemek zorunda kaldığı borç olabiliyordu.

TAZİYE SÜRESİ KISALIYOR, YÜK HAFİFLİYOR

Şanlıurfa’nın bazı köylerinde taziyelerin günlerce, hatta 40 güne kadar sürdüğü olurdu. Şehir merkezinde de üç gün boyunca yemekli taziye geleneği yaygındı.

Yaklaşık iki yıl önce, Vali Hasan Şıldak’ın girişimleriyle şehir merkezindeki taziye süresinin üç günden iki güne indirilmesi yönünde bir düzenleme yapıldığını hatırlıyorum. Bu tür uygulamalar, taziye geleneğinin özünü korurken ailelerin üzerindeki ekonomik yükü azaltmak açısından önemliydi.

Ahmet’in anlattığı sıkıntılar da bu yükün ne kadar ağır olabildiğini gösteriyordu. Daha sonra babasını da kaybettiğini ve yaşadığı ekonomik zorluklar nedeniyle Urfa’dan ayrıldığını duydum. Onun “Aman ha babam ölmesin!” sözü, yıllar geçse de hafızamdan silinmedi.

KADINLAR İÇİN DE TAZİYE EVİ

Taziye geleneğinin daha düzenli ve aileleri zorlamayacak şekilde sürdürülmesi için atılan adımlar arasında kadınlara yönelik taziye evleri de önemli bir yer tutuyor.

Şanlıurfa Vakfı Urfa Şubesi tarafından Mehmet Akif Ersoy Caddesi’nde kadınlar için taziye evi açılması, bu ihtiyaca yönelik anlamlı çalışmalardan biri oldu. Böylece kadınların da taziyelerini daha uygun bir ortamda kabul edebilmelerine imkân sağlandı.

Taziye, acıyı paylaşmanın, yaslı aileye destek olmanın ve dayanışmayı göstermenin en anlamlı yollarından biridir. Ancak bu geleneğin, geride kalanları ekonomik sıkıntıya sürüklememesi gerekir.

Ahmet’in yıllar önce söylediği söz, aslında meselenin özünü anlatıyordu:

“Aman ha doktor, babam ölmesin!”

Bir insanın, en yakınını kaybetme korkusunun yanında taziye masraflarını da düşünmek zorunda kalması ne kadar acı…

Taziyede önemli olan sofranın zenginliği değil, gönüllerin bir araya gelmesidir. Bir tas çorba, bir dua, bir başsağlığı sözü ve samimi bir destek… Bazen en büyük ikram, ailenin cebinden çıkan değil, gönlünden gelen olur.

Aman ha doktor!

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve akturkhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.