Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam

TERÖRSÜZ TÜRKİYE’NİN KIYMETİNİ O GÜNLERİ YAŞAYANLAR BİLİR

Gündem 10.08.2026 - 14:53, Güncelleme: 10.08.2026 - 14:53 92 kez okundu.
 

TERÖRSÜZ TÜRKİYE’NİN KIYMETİNİ O GÜNLERİ YAŞAYANLAR BİLİR

Uzun yıllar Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde görev yapan gazeteci Müslüm Aktürk yazdı...

“Terörsüz Türkiye”… Bu iki kelime, bugün Türkiye’nin gündemindeki önemli başlıklardan biri. Kimileri için bir yasa, kimileri için siyasi bir proje, kimileri için ise yeni bir dönemin başlangıcı… Ama benim için çok daha farklı bir anlam taşıyor. Çünkü ben, terörün sadece haberini yapmadım; o yılları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayarak geçirdim. Anadolu Ajansı’nda görev yaparken yaklaşık 10 yılım bu coğrafyada geçti. Sıkıyönetim duruşmalarını izledim. Cudi Dağı’ndaki operasyonlara katıldım. Yakılıp yıkılan köylere gittim. Üzerinden hâlâ duman tüten genç, yaşlı, çocuk cesetleri gördüm. Gece yerlerde yattım. Gündüzleri bile güvenlik önlemleri alınmadan yola çıkılamayan konvoylu seyahat dönemleri yaşadım. Terör örgütünün dağa kaçırdığı gazetecileri gördüm. Ve bütün bunların ortasında, devlet ile terör örgütü arasında sıkışıp kalmış bölge insanının dramına tanıklık ettim. HALKIN İKİ ATEŞ ARASINDA KALDIĞI YILLAR Bugün geriye dönüp baktığımda, o yılların en ağır taraflarından birinin de bu olduğunu düşünüyorum. Bölge insanı çoğu zaman iki ateş arasında kalmıştı. Bir tarafta devlet… Diğer tarafta silahlı terör örgütü… Dağ başında, bir mezrada veya ulaşılması güç bir köyde yaşayan sıradan bir vatandaşın karşısına 10 silahlı insan dikildiğinde ne yapabilirdi? İşte yıllar önce bir sıkıyönetim duruşmasında dinlediğim bir avukat savunması hâlâ hafızamda. Yılını tam olarak hatırlamıyorum; 1986 veya 1987 olabilir. O dönem, TCK’nın 169. maddesi kapsamında terör örgütüne yardım ve yataklık suçlamalarıyla insanların yargılandığı ve hapis cezaları aldığı davalar vardı. Yine böyle bir duruşmada sanıkların avukatı ayağa kalktı ve aşağı yukarı şöyle bir savunma yaptı: “Efendim, siz dağ başında bir mezrada yaşasaydınız, 10 silahlı insan evinize gelip ekmek, su istese ‘yok’ diyebilir miydiniz? Bunların da durumu bu. Can korkusundan kendilerinden ne istenmişse yapmışlar. Beraatlerini talep ediyorum.” Bu savunmanın hukuki sonucunu bugün hatırlamıyorum. Ama o cümleler hafızamda kaldı. Çünkü o birkaç cümle, aslında bölge insanının içinde bulunduğu çaresizliği bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyordu. Bir insanın kapısına silahlı bir grup dayanmışsa… Ekmek istemişse… Su istemişse… Barınacak yer istemişse… Ve karşı koyması kendi canına veya ailesinin canına mal olabilecekse… O insanın tercih hakkı ne kadar vardır? TERÖR ÖRGÜTÜ İÇİN KİMLİĞİNİZİN ÖNEMİ YOKTU Terör örgütü açısından karşısındaki insanın kimliği çoğu zaman önemli değildi. Asker miydi? Polis miydi? Öğretmen miydi? Doktor muydu? Sağlık görevlisi miydi? Köylü müydü? Gazeteci miydi? Fark etmiyordu. Yeter ki ses getiren bir eylem olsun… Yeter ki toplumda korku oluşsun… Yeter ki insanlar kendilerini güvende hissetmesin… Köyler basılıyor, insanlar öldürülüyor, evler yakılıyor, kamu görevlileri hedef alınıyor, öğretmenler ve sağlık çalışanları tehdit ediliyordu. Gazeteciler bile güvenli değildi. Hatta bazı gazeteciler dağa kaçırıldı. O dönemde bölgede görev yapan gazeteciler için de ciddi güvenlik endişeleri vardı. Devlet, isteyen gazetecilere silah ruhsatı vermeye başladı. Ben de o dönemde bir tabanca aldım. Düşünün… Gazetecinin asli görevi kalemini ve fotoğraf makinesini taşımaktır. Ama biz o yıllarda bunların yanına silah da koymak zorunda kaldık. Bu bile tek başına, terörün bölgede oluşturduğu ortamı anlatmaya yeter. HABER YOLUNDA ÖLÜMDEN DÖNDÜK Terörün haberini yapmak da başlı başına bir mücadeleydi. Siirt’in Eruh ilçesine bağlı Milan Mezrası’nda 25 kişinin katledildiği olayın haberini aldığımızda, olay yerine bir an önce ulaşmak için yola çıktık. Yanımda gazeteci arkadaşım Mehmet Faraç vardı. Olay yerine yetişme telaşıyla Batman yakınlarında kullandığım araç aşırı hız nedeniyle kontrolden çıktı ve takla attı. Mehmet Faraç’la birlikte ölümden döndük. Bugün geriye dönüp baktığımda, o kazanın sadece bir trafik kazası olmadığını düşünüyorum. O yıllarda gazetecilik yapmanın ne kadar zor ve tehlikeli olduğunu anlatan sayısız olaydan yalnızca biriydi. Çünkü haberin peşinden giderken neyle karşılaşacağınızı bilmiyordunuz. BAZEN BİR KÖYÜN TAMAMINI KORKU SARARDI Köylülerle konuşuyorduk. “Bu gece gelirler mi?” “Köyü basarlar mı?” “Çocuklarımızın başına bir şey gelir mi?” soruları insanların hayatının bir parçası haline gelmişti. Akşam olduğunda korku daha da büyüyordu. Çünkü terör sadece insanları öldürmüyor, insanların geleceğe ilişkin güven duygusunu da öldürüyordu. Bir çocuğun psikolojisini düşünün. Gece silah sesleriyle uyanıyor. Babası evde mi diye bakıyor. Annesinin yüzündeki korkuyu görüyor. Sabah okula giderken “Akşam dönebilecek miyim?” endişesi taşıyor. İşte terörün gerçek faturası budur. Sadece kaybedilen canlar değildir. Çocukluğunu kaybedenlerdir. Gelecek hayallerini kaybedenlerdir. Köyünü terk etmek zorunda kalanlardır. Korkuyla büyüyen nesillerdir. O GÜNLERİ YAŞAMAYANLAR İÇİN ANLATMAK KOLAY DEĞİL Bugün “Terörsüz Türkiye” denildiğinde bazı insanların bunun önemini tam olarak kavrayamamasını anlayabiliyorum. Çünkü o günleri yaşamayanlar için terör, çoğu zaman televizyon ekranlarında görülen görüntülerden veya gazete sayfalarında okunan haberlerden ibaret. Oysa biz o haberlerin içindeydik. Biz o köylere gittik. Biz o mahkemelerdeydik. Biz o operasyonlara katıldık. Biz o cesetleri gördük. Biz o korkuyu yaşayan insanlarla konuştuk. Biz geceleri yerlerde yattık. Ve biz bir haberin peşinden giderken ölümden döndük. İşte bu yüzden “Terörsüz Türkiye” benim için sıradan bir siyasi kavram değil. Bu, bir dönemin kapanması ve çocuklarımızın başka bir Türkiye’de yaşaması umududur. TERÖRSÜZ TÜRKİYE’DEN KİM KORKAR? Şayet gerçekten terör sona erecekse… Şayet insanlar artık korkmadan yaşayacaksa… Şayet anneler çocuklarını güven içinde büyütecekse… Şayet öğretmenler, doktorlar, sağlık çalışanları, askerler, polisler ve gazeteciler görevlerini ölüm korkusu olmadan yapabilecekse… Bundan kim rahatsız olabilir? Terörsüz Türkiye’den; Doğu da kazanır, Batı da… Kürt de kazanır, Türk de… Devlet de kazanır, vatandaş da… En büyük kazancı ise çocuklarımız elde eder. Çünkü onların bizim yaşadığımız günleri yaşamaması, bizim için bütün siyasi tartışmaların üzerindedir. BİZ GÖRDÜK, ONLAR GÖRMESİN Ben o yılların gazetecisiyim. Çok şey gördüm. Ama gördüklerimin tamamını anlatmaya kelimeler yetmez. Bazı görüntüler var ki insanın zihnine kazınır. Bazı sesler var ki yıllar geçse de kulağınızdan gitmez. Bazı hikâyeler var ki aradan on yıllar geçmesine rağmen ilk günkü gibi hatırlanır. İşte bu nedenle bugün “Terörsüz Türkiye” denildiğinde benim aklıma öncelikle siyaset gelmiyor. Aklıma, bir daha o günlere dönülmemesi geliyor. Bir daha köyler basılmasın. Bir daha çocuklar öldürülmesin. Bir daha öğretmenler, sağlık çalışanları ve gazeteciler hedef olmasın. Bir daha insanlar devlet ile terör örgütü arasında kalmasın. Bir daha bir anne, “Bu gece çocuğuma bir şey olur mu?” korkusuyla sabahı beklemesin. Ve bir daha hiçbir gazeteci, haber yapmak için çıktığı yolda silah taşımak zorunda kalmasın. Biz o günleri gördük. Çocuklarımız görmesin. Rabbim bir daha o günleri ne bizlere ne de bizden sonra gelecek nesillere yaşatmasın. Çünkü bazı acılar unutulmaz. Ama unutulmaması gereken asıl şey, o acıların bir daha yaşanmaması için ders çıkarmaktır.
Uzun yıllar Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde görev yapan gazeteci Müslüm Aktürk yazdı...

“Terörsüz Türkiye”

Bu iki kelime, bugün Türkiye’nin gündemindeki önemli başlıklardan biri.

Kimileri için bir yasa, kimileri için siyasi bir proje, kimileri için ise yeni bir dönemin başlangıcı…

Ama benim için çok daha farklı bir anlam taşıyor.

Çünkü ben, terörün sadece haberini yapmadım; o yılları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayarak geçirdim.

Anadolu Ajansı’nda görev yaparken yaklaşık 10 yılım bu coğrafyada geçti.

Sıkıyönetim duruşmalarını izledim.

Cudi Dağı’ndaki operasyonlara katıldım.

Yakılıp yıkılan köylere gittim.

Üzerinden hâlâ duman tüten genç, yaşlı, çocuk cesetleri gördüm.

Gece yerlerde yattım.

Gündüzleri bile güvenlik önlemleri alınmadan yola çıkılamayan konvoylu seyahat dönemleri yaşadım.

Terör örgütünün dağa kaçırdığı gazetecileri gördüm.

Ve bütün bunların ortasında, devlet ile terör örgütü arasında sıkışıp kalmış bölge insanının dramına tanıklık ettim.

HALKIN İKİ ATEŞ ARASINDA KALDIĞI YILLAR

Bugün geriye dönüp baktığımda, o yılların en ağır taraflarından birinin de bu olduğunu düşünüyorum.

Bölge insanı çoğu zaman iki ateş arasında kalmıştı.

Bir tarafta devlet…

Diğer tarafta silahlı terör örgütü…

Dağ başında, bir mezrada veya ulaşılması güç bir köyde yaşayan sıradan bir vatandaşın karşısına 10 silahlı insan dikildiğinde ne yapabilirdi?

İşte yıllar önce bir sıkıyönetim duruşmasında dinlediğim bir avukat savunması hâlâ hafızamda.

Yılını tam olarak hatırlamıyorum; 1986 veya 1987 olabilir.

O dönem, TCK’nın 169. maddesi kapsamında terör örgütüne yardım ve yataklık suçlamalarıyla insanların yargılandığı ve hapis cezaları aldığı davalar vardı.

Yine böyle bir duruşmada sanıkların avukatı ayağa kalktı ve aşağı yukarı şöyle bir savunma yaptı:

“Efendim, siz dağ başında bir mezrada yaşasaydınız, 10 silahlı insan evinize gelip ekmek, su istese ‘yok’ diyebilir miydiniz? Bunların da durumu bu. Can korkusundan kendilerinden ne istenmişse yapmışlar. Beraatlerini talep ediyorum.”

Bu savunmanın hukuki sonucunu bugün hatırlamıyorum.

Ama o cümleler hafızamda kaldı.

Çünkü o birkaç cümle, aslında bölge insanının içinde bulunduğu çaresizliği bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.

Bir insanın kapısına silahlı bir grup dayanmışsa…

Ekmek istemişse…

Su istemişse…

Barınacak yer istemişse…

Ve karşı koyması kendi canına veya ailesinin canına mal olabilecekse…

O insanın tercih hakkı ne kadar vardır?

TERÖR ÖRGÜTÜ İÇİN KİMLİĞİNİZİN ÖNEMİ YOKTU

Terör örgütü açısından karşısındaki insanın kimliği çoğu zaman önemli değildi.

Asker miydi?

Polis miydi?

Öğretmen miydi?

Doktor muydu?

Sağlık görevlisi miydi?

Köylü müydü?

Gazeteci miydi?

Fark etmiyordu.

Yeter ki ses getiren bir eylem olsun…

Yeter ki toplumda korku oluşsun…

Yeter ki insanlar kendilerini güvende hissetmesin…

Köyler basılıyor, insanlar öldürülüyor, evler yakılıyor, kamu görevlileri hedef alınıyor, öğretmenler ve sağlık çalışanları tehdit ediliyordu.

Gazeteciler bile güvenli değildi.

Hatta bazı gazeteciler dağa kaçırıldı.

O dönemde bölgede görev yapan gazeteciler için de ciddi güvenlik endişeleri vardı.

Devlet, isteyen gazetecilere silah ruhsatı vermeye başladı.

Ben de o dönemde bir tabanca aldım.

Düşünün…

Gazetecinin asli görevi kalemini ve fotoğraf makinesini taşımaktır.

Ama biz o yıllarda bunların yanına silah da koymak zorunda kaldık.

Bu bile tek başına, terörün bölgede oluşturduğu ortamı anlatmaya yeter.

HABER YOLUNDA ÖLÜMDEN DÖNDÜK

Terörün haberini yapmak da başlı başına bir mücadeleydi.

Siirt’in Eruh ilçesine bağlı Milan Mezrası’nda 25 kişinin katledildiği olayın haberini aldığımızda, olay yerine bir an önce ulaşmak için yola çıktık.

Yanımda gazeteci arkadaşım Mehmet Faraç vardı.

Olay yerine yetişme telaşıyla Batman yakınlarında kullandığım araç aşırı hız nedeniyle kontrolden çıktı ve takla attı.

Mehmet Faraç’la birlikte ölümden döndük.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o kazanın sadece bir trafik kazası olmadığını düşünüyorum.

O yıllarda gazetecilik yapmanın ne kadar zor ve tehlikeli olduğunu anlatan sayısız olaydan yalnızca biriydi.

Çünkü haberin peşinden giderken neyle karşılaşacağınızı bilmiyordunuz.

BAZEN BİR KÖYÜN TAMAMINI KORKU SARARDI

Köylülerle konuşuyorduk.

“Bu gece gelirler mi?”

“Köyü basarlar mı?”

“Çocuklarımızın başına bir şey gelir mi?” soruları insanların hayatının bir parçası haline gelmişti.

Akşam olduğunda korku daha da büyüyordu.

Çünkü terör sadece insanları öldürmüyor, insanların geleceğe ilişkin güven duygusunu da öldürüyordu.

Bir çocuğun psikolojisini düşünün.

Gece silah sesleriyle uyanıyor.

Babası evde mi diye bakıyor.

Annesinin yüzündeki korkuyu görüyor.

Sabah okula giderken “Akşam dönebilecek miyim?” endişesi taşıyor.

İşte terörün gerçek faturası budur.

Sadece kaybedilen canlar değildir.

Çocukluğunu kaybedenlerdir.

Gelecek hayallerini kaybedenlerdir.

Köyünü terk etmek zorunda kalanlardır.

Korkuyla büyüyen nesillerdir.

O GÜNLERİ YAŞAMAYANLAR İÇİN ANLATMAK KOLAY DEĞİL

Bugün “Terörsüz Türkiye” denildiğinde bazı insanların bunun önemini tam olarak kavrayamamasını anlayabiliyorum.

Çünkü o günleri yaşamayanlar için terör, çoğu zaman televizyon ekranlarında görülen görüntülerden veya gazete sayfalarında okunan haberlerden ibaret.

Oysa biz o haberlerin içindeydik.

Biz o köylere gittik.

Biz o mahkemelerdeydik.

Biz o operasyonlara katıldık.

Biz o cesetleri gördük.

Biz o korkuyu yaşayan insanlarla konuştuk.

Biz geceleri yerlerde yattık.

Ve biz bir haberin peşinden giderken ölümden döndük.

İşte bu yüzden “Terörsüz Türkiye” benim için sıradan bir siyasi kavram değil.

Bu, bir dönemin kapanması ve çocuklarımızın başka bir Türkiye’de yaşaması umududur.

TERÖRSÜZ TÜRKİYE’DEN KİM KORKAR?

Şayet gerçekten terör sona erecekse…

Şayet insanlar artık korkmadan yaşayacaksa…

Şayet anneler çocuklarını güven içinde büyütecekse…

Şayet öğretmenler, doktorlar, sağlık çalışanları, askerler, polisler ve gazeteciler görevlerini ölüm korkusu olmadan yapabilecekse…

Bundan kim rahatsız olabilir?

Terörsüz Türkiye’den;

Doğu da kazanır, Batı da…

Kürt de kazanır, Türk de…

Devlet de kazanır, vatandaş da…

En büyük kazancı ise çocuklarımız elde eder.

Çünkü onların bizim yaşadığımız günleri yaşamaması, bizim için bütün siyasi tartışmaların üzerindedir.

BİZ GÖRDÜK, ONLAR GÖRMESİN

Ben o yılların gazetecisiyim.

Çok şey gördüm.

Ama gördüklerimin tamamını anlatmaya kelimeler yetmez.

Bazı görüntüler var ki insanın zihnine kazınır.

Bazı sesler var ki yıllar geçse de kulağınızdan gitmez.

Bazı hikâyeler var ki aradan on yıllar geçmesine rağmen ilk günkü gibi hatırlanır.

İşte bu nedenle bugün “Terörsüz Türkiye” denildiğinde benim aklıma öncelikle siyaset gelmiyor.

Aklıma, bir daha o günlere dönülmemesi geliyor.

Bir daha köyler basılmasın.

Bir daha çocuklar öldürülmesin.

Bir daha öğretmenler, sağlık çalışanları ve gazeteciler hedef olmasın.

Bir daha insanlar devlet ile terör örgütü arasında kalmasın.

Bir daha bir anne, “Bu gece çocuğuma bir şey olur mu?” korkusuyla sabahı beklemesin.

Ve bir daha hiçbir gazeteci, haber yapmak için çıktığı yolda silah taşımak zorunda kalmasın.

Biz o günleri gördük.

Çocuklarımız görmesin.

Rabbim bir daha o günleri ne bizlere ne de bizden sonra gelecek nesillere yaşatmasın.

Çünkü bazı acılar unutulmaz.

Ama unutulmaması gereken asıl şey, o acıların bir daha yaşanmaması için ders çıkarmaktır.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve akturkhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.