Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın yazdı...
26 Ağustos 1071… Tarihin bazı günleri vardır; yalnızca yaşanıp geçmişte kalmaz, kendisinden sonraki yüzyılların yönünü de değiştirir. Malazgirt Zaferi, böylesi günlerden biridir. Ancak Malazgirt’i yalnızca “Anadolu’nun kapılarını Türklere açan savaş” şeklinde tanımlamak, onun tarihî anlamını anlatmaya yetmez. Çünkü Türkler Malazgirt’ten önce de Anadolu’ya gelmiş, keşif ve akınlarda bulunmuş, bazı bölgelerde askerî varlık göstermişlerdi. Asıl değişen, 1071’den sonra Anadolu’nun geçici bir sefer sahası olmaktan çıkıp kalıcı bir vatan coğrafyasına dönüşme sürecinin olağanüstü biçimde hızlanmasıydı.
Malazgirt’in dikkat çekici taraflarından biri de savaşın yalnızca asker sayısıyla açıklanamayacak olmasıdır. Bizans İmparatoru IV. Romanos Diogenes’in ordusu farklı milletlerden ve askerî unsurlardan meydana gelirken, Sultan Alparslan’ın kuvvetleri daha hareketli, savaş tarzı bakımından daha uyumlu ve ortak bir hedef etrafında toplanmış durumdaydı. Selçuklu atlılarının hareket kabiliyeti, sahte ricat taktiği ve uygun zamanda gerçekleştirilen kuşatma manevrası, sayısal üstünlüğün her zaman stratejik üstünlük anlamına gelmediğini gösterdi.
Fakat Malazgirt’in belki de üzerinde daha az durulan tarafı, zaferden sonraki andır. Savaş meydanında Bizans ordusunu mağlup eden Sultan Alparslan’ın karşısına bu kez esir alınmış bir imparator çıktı. Kaynakların aktardığına göre Alparslan, Romanos Diogenes’e sıradan bir savaş esiri gibi değil, bir hükümdar olarak muamele etti ve onunla anlaşma yaptı.
nla anlaşma yaptı. (Bu sahne Malazgirt’in yalnız askerî değil, siyasî ve ahlaki boyutunu da ortaya koyar. Çünkü gerçek kudret yalnızca rakibini yenebilmekte değil, yenilen rakibin karşısında nasıl davranacağını belirleyebilmekte de kendisini gösterir.)
Malazgirt sonrasında yaşananlar da en az savaşın kendisi kadar önemlidir. Romanos Diogenes’in Bizans’ta tahtını kaybetmesi ve imparatorluk içindeki siyasî mücadelelerin derinleşmesi, Anadolu’nun savunma düzenini ciddi biçimde sarstı. Türkmen grupları ve Selçuklu beyleri Anadolu’nun farklı bölgelerine yönelirken Saltuklu, Mengücüklü, Dânişmendli ve Artuklu gibi siyasî yapılar ortaya çıktı. Böylece mesele yalnızca toprak kazanmak olmaktan çıktı; şehirler, yollar, pazarlar, medreseler, mimari eserler ve yeni bir toplumsal düzen üzerinden Anadolu’nun tarihî kimliği değişmeye başladı.
Bu nedenle Malazgirt’i bir kapının açılması şeklinde değil, belki de bir coğrafyanın kaderinin yön değiştirmesi şeklinde okumak daha anlamlıdır. Zaferin büyüklüğü bir günde kaç askerin mağlup edildiğinde değil, o günün ardından başlayan ve yüzyıllarca devam eden tarihî dönüşümde saklıdır. Malazgirt Ovası’nda sona eren yalnızca bir savaş değildi; Anadolu’da yeni bir siyasî, kültürel ve toplumsal çağın başlangıcıydı.
Aradan 955 yıl geçmiş olmasına rağmen 26 Ağustos 1071 hâlâ hatırlanıyorsa bunun sebebi yalnızca kazanılmış büyük bir askerî başarı değildir. Çünkü bazı zaferler sınırları değiştirir, bazıları hükümdarları değiştirir; Malazgirt ise bir coğrafyanın geleceğini değiştirdi.
“ Malazgirt, Türklerin Anadolu’ya attığı ilk adım değil; o adımın artık geri dönmeyeceğini tarihe ilan ettiği gündür”
Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın
Sosyolog -Pedagog - Araştırmacı Yazar
Doğu ve Güneydoğu Kültür ve Sanat Derneği
Kadın Kolları Genel Başkanı
