
Günümüzde ilaç kullanımının giderek sıradanlaştığı ve bazı bireylerin hekim önerisi ya da yeterli tıbbi değerlendirme olmaksızın ilaç kullanımına yöneldiği görülmektedir. Bu durum, bilinçsiz ilaç tüketiminin toplum sağlığı açısından önemli bir sorun hâline geldiğini göstermektedir.
Bir ilacın görevi iyileştirmekse, neden prospektüsünde sayfalarca yan etki yazar?
Aslında bu soru, modern tıbbın en temel ilkelerinden birine götürüyor: Fayda–risk dengesi.
İlaçlar insanlık tarihinin en önemli sağlık kazanımlarından biridir. Enfeksiyonlardan kalp-damar hastalıklarına, diyabetten mide rahatsızlıklarına kadar sayısız hastalık bugün ilaçlarla tedavi edilebilmekte veya kontrol altında tutulabilmektedir. Ancak bir ilacın tedavi edici olması, onun vücutta yalnızca hedeflenen noktaya etki ettiği anlamına gelmez.
İnsan vücudu birbirinden bağımsız çalışan organlardan değil, birbiriyle sürekli iletişim hâlindeki sistemlerden oluşur. Bu nedenle bir mekanizmayı değiştiren ilaç, hedeflenen faydanın yanında başka sistemlerde istenmeyen etkiler de oluşturabilir.
Nitekim ilaçların prospektüslerinde gördüğümüz uzun yan etki listelerinin nedeni de budur.
Her ilaç kanser yapar mı?
Hayır.
Fakat bunun tam tersi olan “İlaçların kanserle hiçbir ilişkisi olamaz.” düşüncesi de bilimsel değildir.
Bazı ilaçların gerçekten belirli kanserlerin riskini artırabildiğini biliyoruz. Örneğin bazı bağışıklık baskılayıcı veya belirli hormonal/kanser tedavilerinde bu risk tıbben bilinir ve takip edilir. Dolayısıyla “hiçbir ilaç kanser riskini artırmaz” demek de yanlış olur.
Burada üzerinde durulması gereken kavram “risk”tir. Bir ilacın belirli bir kanser türünün ortaya çıkma ihtimalini artırabilmesi, o ilacı kullanan herkesin kansere yakalanacağı anlamına gelmez. Risk; kullanılan ilacın türüne, doza, kullanım süresine ve kişinin özelliklerine göre değişebilir.
Titanyum dioksit tartışması bize ne anlatıyor?
Son yıllarda üzerinde en fazla konuşulan maddelerden biri titanyum dioksit (TiO₂) oldu.
E171 koduyla bilinen titanyum dioksit uzun yıllar gıdalarda beyazlatıcı ve renklendirici olarak kullanıldı. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA), 2021 yılında yaptığı değerlendirmede titanyum dioksitin genotoksisite potansiyeline ilişkin endişenin tamamen dışlanamadığını açıkladı. Bunun ardından Avrupa Birliği, E171’in gıda katkı maddesi olarak kullanımına son verdi.
Burada bilimsel ifadeye özellikle dikkat etmek gerekiyor:
“Genotoksisite endişesi tamamen dışlanamıyor” demek, “insanlarda kesin olarak kansere neden olduğu kanıtlandı” demek değildir.
Bilimsel tartışmalarda bu iki cümle arasındaki fark son derece önemlidir.
Peki ilaçlarda neden karşımıza çıkıyor?
Titanyum dioksit yalnızca gıdalarda kullanılmamıştır. Beyaz renk vermesi ve kaplama özellikleri nedeniyle bazı tablet ve kapsüllerde yardımcı madde olarak da kullanılmıştır.
Örneğin Lansor (lansoprazol) gibi bazı ilaçların belirli formülasyonlarının yardımcı maddeleri arasında titanyum dioksit yer alabilmektedir. Benzer şekilde farklı dönemlerde bazı ağrı kesiciler, soğuk algınlığı ilaçları ve film kaplı tabletlerde de bu madde kullanılmıştır.
Ancak burada yapılan en büyük hata şudur:
“Bir ilacın içinde titanyum dioksit var, öyleyse bu ilaç kanser yapar.”
Böyle bir sonuç bilimsel olarak kurulamaz.
Toksikolojide temel mesele yalnızca “Hangi madde var?” sorusu değildir. Maddenin miktarı, parçacık özellikleri, vücuda hangi yolla girdiği, ne kadar süreyle maruz kalındığı ve kişinin toplam maruziyeti de değerlendirilir.
“Doğal” olan her zaman güvenli midir?
İlaçların yan etkilerini tartışırken diğer tarafta yapılan bir başka hataya da düşmemek gerekir:
“Bitkiselse zararsızdır.”
Doğa son derece güçlü kimyasal maddeler üretir. Bazı bitkisel ürünler kullanılan ilaçların etkisini artırabilir veya azaltabilir; bazıları ise yüksek miktarlarda karaciğer ve böbrekler üzerinde ciddi sorunlara yol açabilir.
Dolayısıyla tartışmayı “kimyasal kötüdür, doğal iyidir” gibi basit bir karşıtlığa indirgemek bilimsel değildir.
Doğru yaklaşım; kanıta, doza, kullanım süresine ve kişinin sağlık durumuna bakmaktır.
Prospektüsü okumak korkmak değil, bilinçlenmektir
Modern tıbbın amacı sıfır riskli bir dünya yaratmak değildir; çünkü böyle bir dünya yoktur.
Amaç, beklenen faydanın olası zarardan daha yüksek olduğu tedaviyi seçmektir.
Bu nedenle ilaçları ne şeytanlaştırmak ne de masum birer şeker gibi görmek gerekir.
Gereksiz ilaç kullanımından kaçınmak, uzun süre kullanılan tedavileri hekim kontrolünde sürdürmek, kullanılan ürünlerin içeriğini bilmek ve bitkisel ürünlerde dahi “doğal olduğu için zararsızdır” yanılgısına düşmemek gerekir.
Bilimin bize öğrettiği en önemli şeylerden biri belki de şudur:
Bir maddenin adından korkmak yerine, o madde hakkındaki kanıtı sorgulamak gerekir.
Çünkü sağlıkta doğru soru yalnızca “Bunun içinde ne var?” değildir.
Asıl soru şudur:
“Ne kadar var, ne kadar maruz kalıyoruz, gerçek risk nedir ve sağlayacağı fayda bu riskten daha büyük müdür?”
İşte bilinçli sağlık anlayışı tam olarak burada başlar.
“Şifa, yalnızca hastalığı susturmak değil; insan bedenini bir bütün olarak koruyabilmektir. Bilgiyle kullanılmayan her tedavi soru işareti, bilinçle kullanılan her tedavi ise sağlığa atılmış daha güvenli bir adımdır.’
Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın
Sosyolog -Pedagog - Araştırmacı Yazar
