İnsan, yalnızca yaşadığı çağın değil, taşıdığı vicdanın da çocuğudur.
Bir milletin gerçek zenginliği topraklarının genişliği, şehirlerinin büyüklüğü veya kasasındaki serveti değildir. Bir milletin asıl serveti, ahlâkıdır. Çünkü ahlâk çöktüğü zaman hiçbir bina insanı kurtaramaz; hiçbir kanun vicdanın yerini tutamaz; hiçbir makam kaybolan insanlığı geri getiremez.
Bugün büyük bir değişimin içinden geçiyoruz.
Her şey hızlandı.
Haberler saniyeler içinde yayılıyor. İnsanlar birbirine birkaç kelimeyle ulaşabiliyor. Dünyanın öbür ucundaki gelişmeyi anında öğreniyoruz. Fakat bütün bu hızın içinde garip bir şekilde birbirimizden uzaklaşıyoruz.
Çok konuşuyoruz ama az dinliyoruz.
Çok biliyoruz ama az düşünüyoruz.
Çok görüyoruz ama az fark ediyoruz.
Ve belki de en önemlisi, çok hüküm veriyoruz ama kendimizi yeterince sorgulamıyoruz.
Ahlâkın en büyük düşmanı cehalet değildir.
Bazen insanın kendisini haklı görme ısrarıdır.
Çünkü insan, kendi kusurunu görmediği zaman başkasının kusurunu büyütmeye başlar.
Kendi yanlışına mazeret bulur, başkasının yanlışına hüküm verir.
Kendisine gelince “şartlar böyleydi” der.
Başkasına gelince “karaktersiz”…
Kendisi menfaat sağladığında “hakkımı aldım” der.
Başkasına gelince “haksız kazanç”…
İşte ahlâk tam da burada sınanır.
İnsanın kendi nefsine karşı ne kadar adil olabildiğinde
Biz ahlâkı çoğu zaman başkalarına anlatmayı seviyoruz.
Fakat ahlâk, anlatılmaktan önce yaşanması gereken bir hakikattir.
Çocuğumuza dürüstlüğü anlatıyoruz.
Ama onun yanında küçük yalanlar söylüyoruz.
Gençler saygısız oldu diyoruz.
Fakat gençlerin fikirlerini dinlemiyoruz.
Toplum bozuldu diyoruz.
Ama bozulmanın içinde kendi payımızı görmek istemiyoruz.
İnsanlığın düzelmesini istiyoruz fakat kendimizi değiştirmek ağır geliyor.
Toplum, insanın kendisini düzeltmesiyle düzelir.
Bir baba evinde adaletli davranırsa…
Bir anne çocuğuna merhameti yaşatarak öğretirse…
Bir öğretmen öğrencisine yalnızca bilgi değil, karakter kazandırırsa…
Bir esnaf terazisini doğru tutarsa…
Bir yönetici gücünü adaletle kullanırsa…
Bir memur işini hakkıyla yaparsa…
Bir insan kimse görmediğinde dahi emanete sahip çıkarsa…
İşte o zaman toplum değişmeye başlar.
Büyük dönüşümler bazen büyük meydanlarda değil, küçük odalarda gerçekleşir
Bugün ahlâkın karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden biri de menfaatin değerlerin önüne geçmesidir.
İnsanlar artık çoğu zaman “Doğru mu?” diye sormadan önce “Bana ne kazandırır?” diye soruyor.
Oysa insanı insan yapan, kazancının miktarı değil; kazanç uğruna nelerden vazgeçmediğidir.
Bir insanın cebini doldurup vicdanını boşaltması başarı değildir.
Bir makamı elde edip adaleti kaybetmesi yükselmek değildir.
Bir çevre edinip dostluğu kaybetmesi zenginlik değildir.
Çünkü insanın dışarıda kazandığı her şey, içeride kaybettiği bir değeri telafi etmeye yetmez.
Bugün makam sahibi çok insanımız olabilir.
Fakat makamın hakkını veren insan sayısı daha önemlidir.
Çünkü makam insanı büyütmez.
Makam, insanın içindeki büyüklüğü veya küçüklüğü ortaya çıkarır.
Güç eline geçtiğinde merhametini kaybeden insanın gerçek yüzü, güçsüzken değil güçlü olduğu zaman ortaya çıkar.
İşte ahlâk budur:
Gücün varken adil olabilmek…
İntikam alma imkânın varken affedebilmek…
Hakkın varken başkasının hakkını da gözetebilmek…
Kimsenin seni denetlemediği yerde bile kendini denetleyebilmek
Bir de çağımızın yeni putları var.
Şöhret…
Gösteriş…
Para…
Takipçi…
Makam…
Alkış…
İnsan artık bazen iyi olmak için değil, iyi görünmek için yaşıyor.
İyiliğin bile fotoğrafını çekiyoruz.
Yardım ediyoruz, sonra paylaşmayı düşünüyoruz.
Bir sofraya oturuyoruz, önce sofranın fotoğrafını çekiyoruz.
Bir yere gidiyoruz, önce orada nasıl görüneceğimizi düşünüyoruz.
Sanki yaşamak yetmiyor; yaşadığımızı başkalarına ispat etmek zorundayız.
Oysa gerçek iyilik sessizdir.
Bir yetimin başını okşarken fotoğraf gerekmez.
Bir borçlunun borcunu ertelemek için alkış gerekmez.
Bir insanın onurunu korumak için kamera gerekmez.
Çünkü bazı güzelliklerin şahitleri insanlar değil, vicdanlardır.
Ahlâkın en önemli kelimelerinden biri de “emanet”tir.
Bize verilen makam emanettir.
Para emanettir.
Evlat emanettir.
Devlet emanettir.
Şehir emanettir.
İnsan ilişkileri emanettir.
Hatta sahip olduğumuzu sandığımız hayat bile bize verilmiş bir emanettir.
Emanetin sahibi gibi davranan insan, bir gün emaneti taşıyamaz hâle gelir.
Oysa insan, elindeki her şeyi geçici olarak taşır.
Makam geçer.
Para geçer.
Şöhret geçer.
Güzellik geçer.
Gençlik geçer.
Geriye insanın yaptığı iyilikler ve bıraktığı iz kalır.
Belki de hayatın en ağır sorusu budur:
Sen bu dünyadan geçerken, dünyada ne bıraktın?”
Bir insanın ardından “Çok zengindi.” denilebilir.
Çok güçlüydü.” denilebilir.
Çok makamı vardı.” denilebilir.
Ama bütün bunlardan daha kıymetli bir cümle vardır:
“İyi bir insandı.”
İnsan için bundan daha büyük bir miras var mıdır?
Bugün çocuklarımızın geleceğinden endişe ediyoruz.
Onlara iyi bir gelecek bırakmak istiyoruz.
Ama çocuklarımıza yalnızca iyi binalar, iyi okullar ve iyi işler bırakmak yetmez.
Onlara iyi bir ahlâk iklimi bırakmalıyız.
Çünkü ahlâkını kaybeden bir toplum, ne kadar zenginleşirse zenginleşsin huzuru satın alamaz.
Adaletin olmadığı yerde güven olmaz.
Güvenin olmadığı yerde kardeşlik olmaz.
Kardeşliğin olmadığı yerde millet olma şuuru zayıflar.
Ve insanın insana güvenmediği yerde hiçbir ekonomik büyüme gerçek anlamda refah değildir.
Bu yüzden mesele yalnızca ekonomi değildir.
Mesele yalnızca siyaset değildir.
Mesele yalnızca eğitim değildir.
Mesele, bütün bunların temelinde duran insandır.
İnsanı düzeltmeden sistemi düzeltmeye çalışmak, temeli çürük bir binayı boyamaya benzer.
Belki bugün bize yeni kanunlardan önce yeni bir vicdan dili gerekiyor.
Birbirimizi suçlamadan önce kendimizi sorgulamaya…
Başkalarının kusurlarını saymadan önce kendi eksiklerimize bakmaya…
Gücü elimize aldığımızda kibirlenmemeye…
Haksızlığa uğradığımızda bile haksızlık yapmamaya…
Ve kimse görmese bile doğruyu yapmaya…
Çünkü ahlâk, kalabalıkların önünde verilen bir söz değildir.
İnsanın yalnızken verdiği sözdür.
Toplumların kaderini bazen büyük adamlar değil, küçük menfaatler karşısında eğilmeyen sıradan insanların karakteri değiştirir.
Bir insan dürüst kalır.
Bir insan adil kalır.
Bir insan merhametini kaybetmez.
Bir insan emanete ihanet etmez.
Bir insan gücünü zulme dönüştürmez.
Ve o bir insan, başka bir insana örnek olur.
Sonra bir başkası…
Sonra bir başkası…
Belki de ahlâkın yeniden dirilişi böyle başlayacaktır.
Sessizce.
Gösterişsiz.
Alkışsız.
Fakat köklü bir şekilde…
Çünkü bir milletin yeniden yükselişi önce gökdelenlerinde değil, vicdanlarında başlar.
Ve bugün kendimize sormamız gereken soru belki de şudur:
Dünyayı değiştirecek kadar güçlü müyüm?” değil…
“Dünya değişmese bile doğru kalacak kadar ahlâklı mıyım?”
Cevap, hepimizin kendi içindedir. Çünkü insanın en büyük makamı vicdanıdır.
Ve o makamı kaybeden insan, dünyadaki bütün makamları kazansa ne olur?


