İnsan, tarihin başlangıcından beri iki yolun arasında yürür: Hak ve batıl…
Biri insanı hakikate, adalete ve vicdana çağırır; diğeri nefsin, çıkarın ve aldanışın peşinden sürükler. Fakat mesele hiçbir zaman sadece “doğruyu bilmek” değildir. Asıl mesele, doğruyu bildiği hâlde onun yanında durabilmektir.
Çünkü hak, çoğu zaman alkışlanan tarafta değildir.
Hak bazen yalnız kalmaktır.
Hak bazen susmayı değil, doğruyu söylemeyi seçmektir.
Hak bazen kazanmaktan vazgeçip adaletten yana olmaktır.
Hak bazen herkesin yürüdüğü yoldan dönüp, vicdanın gösterdiği yola girmektir.
Batıl ise her zaman açıkça görünmez. Kendini bazen makamın ihtişamına, bazen paranın gücüne, bazen kalabalıkların alkışına gizler.
İnsan, batılı yalnızca büyük kötülüklerde aramamalıdır. Bir haksızlığa sessiz kalmak da batılın büyümesine hizmet eder. Bir mazlumun hakkını görmezden gelmek, sırf bize dokunmuyor diye adaletsizliği önemsememek de insanın vicdanında açılan bir gediktir.
Bugün toplum olarak en büyük imtihanlarımızdan biri de budur.
Doğru ile yanlış arasındaki sınırlar bulanıklaştırılıyor. Menfaat, hakikatin önüne geçiriliyor. İnsanlar “Ne doğru?” diye sormaktan önce “Bana ne kazandırır?” diye düşünmeye başlıyor.
Oysa hak, kazanç hesabıyla ölçülmez.
Hak, hak olduğu için savunulur.
Bir insanın makamı yükseldiğinde yanında duranların sayısı artabilir. Fakat hakikatin yanında duranların sayısı bazen azalır. Çünkü makam geçicidir, alkış geçicidir, servet geçicidir. İnsan bütün bunların içinden geçerken geride bırakacağı en önemli miras, karakteridir.
Bugün güçlü olanın yanında olmak kolaydır.
Zor olan, güçsüzün hakkını savunmaktır.
Bugün herkesin alkışladığını alkışlamak kolaydır.
Zor olan, herkes sustuğunda konuşabilmektir.
Bugün menfaatin olduğu yerde bulunmak kolaydır.
Zor olan, menfaatin bittiği yerde de insan kalabilmektir.
Hak ile batıl arasındaki mücadele yalnızca meydanlarda, mahkemelerde veya büyük hadiselerde yaşanmaz. Asıl mücadele insanın kendi içinde yaşanır.
Bir tarafta vicdan vardır, diğer tarafta nefis.
Bir tarafta adalet vardır, diğer tarafta çıkar.
Bir tarafta hakikat vardır, diğer tarafta kolaycılık…
Ve insan, her gün bu iki yolun arasında bir seçim yapar.
Belki de bu yüzden insanın gerçek imtihanı, başkalarının yanlışlarını görmek değil; kendi yanlışının karşısında durabilmektir.
Çünkü insan başkasının kusurunu büyütürken kendi kusurunu küçültebilir. Kendi tarafına geldiğinde adalet terazisini değiştirebilir.
Oysa adalet, insanın kendisine karşı da adil olmasını gerektirir.
Hakikat bize şunu öğretir:
Hak, sahibine göre değişmez.
Dostumuz yaptığında doğru, düşmanımız yaptığında yanlış değildir.
Kendi menfaatimize dokunduğunda adalet isteyip başkasının hakkı söz konusu olduğunda susmak, hakikatin değil nefsin tarafında olmaktır.
Bugün bize düşen, önce kendi hayatımızdaki küçük haksızlıklarla mücadele etmektir.
Evimizde adalet…
İşimizde dürüstlük…
Ticaretimizde güven…
Dostluklarımızda vefa…
Sözümüzde doğruluk…
Ve kararlarımızda vicdan…
Çünkü büyük hakikatler, küçük davranışlarda kendini gösterir.
Bir toplumun ahlakı, yalnızca büyük sözlerle değil; insanların birbirinin hakkına gösterdiği saygıyla ölçülür.
Hak ile batıl arasındaki mücadele kıyamete kadar sürecektir.
Fakat her çağın insanına düşen görev aynıdır:
Hakkı tanımak, hakkın yanında durmak ve batıla alışmamaktır.
Unutmayalım;
Batılın en büyük gücü, insanların ona alışmasıdır.
Haksızlık sıradanlaştığında, yalan normalleştiğinde, adaletsizlik kanıksandığında toplumun en büyük kaybı yalnızca adalet olmaz; vicdanını da kaybetmeye başlar.
Bu yüzden bugün hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:
“Ben hakikatin neresindeyim?”
Cevabı başkalarının davranışlarında değil, kendi vicdanımızda arayalım.
Çünkü insanın dünyadaki en büyük zaferi, herkese karşı kazanması değil; nefsine karşı hakikati kazanmasıdır.
Ve sonunda geriye ne makam kalır, ne servet, ne alkış…
Geriye yalnızca insanın hak karşısındaki duruşu kalır.
Hak, er ya da geç yerini bulur.
Batıl ise ne kadar büyürse büyüsün, hakikatin karşısında kalıcı değildir.
Mesele, hak geldiğinde onun yanında durabilecek bir vicdana sahip olmaktır.
Bugün bana hayatta her zaman dosdoğru ol ve insanlara doğru örnek ol diyen, tarih konusunda hep doğruları öğreten
Çok değerli Usta yazar ve Tarihçi Hüseyin ALPARSLAN beyefendiye teşekkür ediyorum.
