
Sosoyolg Pedagog Araştırmacı Yazar Doç.Dr. Yüksel Turğut Akın Yazdı...
Sütçü İmam’ın İlk Kurşunundan 30 Ağustos Zaferi’ne
Bir milletin bağımsızlık mücadelesi bazen cephede verilen büyük bir emirle, bazen meydanları dolduran binlerce insanın kararlılığıyla, bazen de haksızlık karşısında susmayı reddeden tek bir insanın cesaretiyle sembolleşir.
Türk Kurtuluş Savaşı’nın Anadolu’daki halk direnişini simgeleyen en önemli hadiselerinden biri de Sütçü İmam’ın Maraş’ta sıktığı ilk kurşundur.
31 Ekim 1919’da Maraş’ta işgal kuvvetlerine bağlı askerlerin Türk kadınlarının başörtüsüne yönelik müdahalesi ve onurlarını hedef alan saldırısı karşısında Sütçü İmam sessiz kalmamış, silahını çekerek ateş açmıştır. Bu kurşun, Maraş’ta işgale karşı direnişin sembolü hâline gelmiştir.
Sütçü İmam’ın gösterdiği cesaret, yalnızca o anda saldırıya uğrayan kadınları savunmak anlamına gelmiyordu. O tavır; bir milletin namusuna, inancına, hürriyetine ve vatanına el uzatılamayacağının ilanıydı.
Bir Türk kadınının başörtüsüne uzanan elle başlayan öfke, Maraş’ta direnişe; Anadolu’da Millî Mücadele’ye, 30 Ağustos’ta ise büyük zafere dönüşmüştür.
Maraş’ın ardından Antep’te, Urfa’da ve Anadolu’nun dört bir yanında işgale karşı yükselen mücadele, milletin bağımsız yaşama iradesini ortaya koymuştur. Yerel direnişler, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde millî bir hedef etrafında birleşmiş; Kuvâ-yi Milliye ruhu zamanla düzenli ve örgütlü bir askerî mücadeleye dönüşmüştür.
Bu büyük yürüyüşün dönüm noktası, 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz ve 30 Ağustos’ta kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi olmuştur. Türk ordusunun kazandığı bu kesin zafer, işgal kuvvetlerinin Anadolu’dan çıkarılması sürecinde belirleyici olmuş ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolu açmıştır.
Ancak 30 Ağustos'u yalnızca askerî bir zafer olarak okumak yeterli değildir. Çünkü o zaferin arkasında bir millet vardır.
Cephede Mehmetçik savaşırken Anadolu insanı elindeki son imkânı ordusuyla paylaşmıştır. Anneler evlatlarını vatana emanet etmiş, kadınlar cephane taşımış, yaralıları tedavi etmiş, üretimi sürdürmüş ve gerektiğinde silahıyla mücadeleye katılmıştır.
Şerife Bacı’nın kağnısında, Kara Fatma’nın mücadelesinde, Gördesli Makbule’nin cesaretinde ve isimlerini bugün dahi bilmediğimiz binlerce Anadolu kadınının fedakârlığında aynı ruh vardır: Vatan varsa gelecek vardır.
İşte bu nedenle Türk kadını, Millî Mücadele tarihinin kenarında duran bir figür değil, bu tarihin asli unsurlarından biridir.
ZAFERDEN CUMHURİYET’E, CUMHURİYET’TEN GELECEĞE
Cumhuriyet, böylesine ağır bedeller ödenerek kazanılan bağımsızlığın üzerine inşa edilmiştir. Bu sebeple Cumhuriyet’i korumak, yalnızca geçmişimizi hatırlamak değil; bilimde, eğitimde, ekonomide, kültürde ve teknolojide geleceğimizi kurmak anlamına gelir.
Bugünün dünyasında bağımsızlık kavramı da çok boyutludur. Bir devletin sınırlarını koruyabilmesi kadar kendi teknolojisini geliştirebilmesi, insan kaynağını yetiştirebilmesi ve stratejik alanlarda dışa bağımlılığını azaltabilmesi de millî egemenliğinin önemli parçalarıdır.
Bu noktada Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücü ile millî savunma teknolojilerimizin gelişimi, ülkemizin güvenliği bakımından büyük önem taşımaktadır.
Kara, hava ve deniz unsurlarının yanında insansız hava araçları, millî gemiler, hava savunma sistemleri, elektronik harp, radar, haberleşme, siber güvenlik ve yapay zekâ gibi alanlar artık modern savunma anlayışının ayrılmaz parçalarıdır.
Fakat güçlü Türkiye yalnızca güçlü silah sistemleriyle kurulamaz.
Güçlü Türkiye; iyi eğitim almış gençleriyle, bilim insanlarıyla, öğretmenleriyle, mühendisleriyle, sanatçılarıyla, üreticileriyle ve kadınlarıyla mümkündür.
Millî Mücadele yıllarında kağnısıyla cepheye mühimmat taşıyan Türk kadınının torunları bugün üniversitelerde bilim üretmekte, fabrikalarda teknoloji geliştirmekte, kamu yönetiminde görev almakta, sanatta, eğitimde, ekonomide ve sivil toplumda ülkesine hizmet etmektedir.
Bu, tarihsel bir devamlılıktır.
Dünün mücadelesinde vatanını savunan kadın ile bugünün Türkiye’sinin geleceğini inşa eden kadın arasında aynı sorumluluk duygusu vardır. Değişen yalnızca mücadele alanıdır.
Bugün bize düşen görev, Millî Mücadele’nin ruhunu yeni nesillere hamasetle değil; tarih bilinci, eğitim, bilim, üretim ve sorumluluk anlayışıyla aktarmaktır.
Gençlerimiz 30 Ağustos’un hangi şartlarda kazanıldığını bilmeli; bağımsızlığın kendilerine hazır bırakılmış sıradan bir miras olmadığını anlamalıdır. Çünkü bağımsızlık bir kez kazanılıp sonsuza kadar kendiliğinden devam eden bir kazanım değil, her kuşağın kendi döneminin şartları içerisinde koruması gereken tarihî bir emanettir.
Sütçü İmam’ın Maraş’ta haksızlığa karşı gösterdiği cesaret ile 30 Ağustos’ta Türk ordusunun ortaya koyduğu irade arasında bu bakımdan güçlü bir bağ vardır:
Boyun eğmemek...!
1919’da Maraş sokaklarında yükselen itiraz, 1922’de Anadolu’nun kaderini değiştiren büyük zafere ulaşmıştır. Bugün aynı bağımsızlık ruhunu yaşatmanın yolu ise ülkemizi bilimde, teknolojide, eğitimde, kültürde ve ekonomide daha ileriye taşımaktır.
Başta Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; Sütçü İmam’ı, Millî Mücadele’nin bütün kahramanlarını, vatan uğruna canlarını feda eden aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimizin ve aziz milletimizin 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun.
Maraş’ta yakılan direniş ateşinden 30 Ağustos’un zaferine uzanan o büyük irade, bugün Cumhuriyetimizin geleceğini aydınlatmaya devam etmektedir.
"Güçlü kadın, güçlü toplum; güçlü toplum, güçlü Türkiye demektir."
Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın
Sosyolog -Pedagog - Araştırmacı Yazar
