Toplumsal hayatın harcı, şüphesiz ki karşılıklı saygı, sevgi ve tahammüldür. Ancak son yıllarda, özellikle dijital mecraların hayatımızın merkezine oturmasıyla birlikte, hürriyet kavramının içinin boşaltıldığına şahit oluyoruz. Mizah, eleştiri ya da fikir özgürlüğü adı altında insanların inançlarına, kutsallarına, giyim kuşamına veya kökenine saldırmak, özgürlük değil, düpedüz bir ahlak tutulmasıdır. Bir insanın hürriyeti, bir başkasının hakkının başladığı yerde biter. Kendi sınırlarını bilmeyen, başkasının kutsalını çiğnemeyi hak gören bir anlayışın özgürlük kılıfıyla meşrulaştırılması asla kabul edilemez.
Günümüzde özellikle gençlerimizin zihinleri, bu çarpık algı operasyonlarıyla bulanıklaştırılmak istenmektedir. Kendisi gibi düşünmeyeni, kendisi gibi giyinmeyeni ya da ahlaki değerleri savunarak yanlışa "yanlış" diyeni dışlamak, ötekileştirmek ve toplum önünde itibarsızlaştırmaya çalışmak, toplumsal huzurumuza yerleştirilmiş birer dinamittir. Bu tür yıkıcı davranışların cezasız kalması kamu vicdanını derinden yaralar. Şüphesiz ki her fert bir polis yahut hâkim değildir; ancak devletin, iyiliği emredip kötülükten sakındıran, adaleti tesis eden köklü bir nizamı vardır. Toplumda infial yaratacak, birlik ruhunu zedeleyecek her türlü saygısızlığın karşısında hukukun kararlı duruşu şarttır. Nitekim atalarımızın asırlık tecrübesiyle sabit olan "Nasihat ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" sözü, bu tür sapkınlık ve saygısızlıklara karşı devlet eliyle uygulanacak yasal müeyyidelerin ve hukuki yaptırımların tam karşılığıdır. Kamu düzenini bozanlar, önce kanunla uyarılmalı; durulmazsa hukukun demir yumruğuyla hizaya getirilmelidir.
Bizler sıradan bir topluluk değiliz. Dünyaya adaleti ve insanı eşref-i mahlukat olarak görerek sevmeyi öğretmiş şanlı bir ecdadın torunlarıyız. Tarihçi Halil İnalcık’ın "Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet" adlı eserinde ortaya koyduğu üzere, ecdadımız fethettiği topraklarda farklı inançları zorla değiştirmemiş, aksine her birini koruma altına almıştır. Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye vasiyetindeki "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturu, bu toprakların değişmez anayasasıdır. İnsan sevgisini devlet politikasının merkezine koyan bir medeniyetin mirasçıları olarak, bugün mukaddesatımızın hoyratça çiğnenmesine tepkisiz kalmamız düşünülemez. Üstelik bizler, tüm ilahi öğretilerin özünü barındıran yüce bir dinin mensupları, insanlığın rehberi Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) ümmetiyiz. O’nun rahmet ve adalet anlayışı, bugün düştüğümüz tüm ahlaki darboğazların yegane çıkış yoludur.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde, vatan sathında yaşayan 86 milyon vatandaşımızla büyük bir aileyiz. Bu coğrafya, her türlü inanç ve etnik grubu yüzyıllardır bir arada tutan muazzam bir mozaiktir. Hepimiz insanız ve yaradanımız birdir. Yunus Emre’nin "Yaratılanı severiz, Yaratanden ötürü" kelam-ı kibarı, bu birlikteliğin en yalın ifadesidir. Farklılıklarımız bizi ayrıştıran değil, zenginleştiren unsurlardır.
Bu topraklarda huzurla geleceğe yürüyebilmek için artık yapay ayrılıkları geride bırakma vaktidir. Sivil toplum kuruluşlarından siyasete, iktidardan muhalefete ve tüm kanaat önderlerine kadar herkes el ele, gönül gönüle vermek zorundadır. Ülkemizin bekası, milletimizin huzuru ve "terörsüz Türkiye" idealimiz, her türlü şahsi menfaatin üzerindedir. Devletimizin bekası söz konusu olduğunda, teferruat sayılacak tüm çekişmelere paydos demeli; Hacı Bektaş Veli’nin o surlar kadar güçlü ve zamansız çağrısına kulak vererek: "Bir olalım, iri olalım, diri olalım."
Dr.İbrahim ÖZCAN
14.07.2026


