Maksut Konyar
Köşe Yazarı
Maksut Konyar
 

OKULLAR AÇILIYOR… PEKİ BİZ ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİNE HAZIR MIYIZ?

OKULLAR AÇILIYOR… PEKİ BİZ ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİNE HAZIR MIYIZ? 2026-2027 Eğitim Öğretim Yılı Başlarken:  Maksut KONYAR   Eylül… Takvim yapraklarının yeniden değiştiği, yazın rehavetinin yerini okul telaşına bıraktığı, sokakların çocuk sesleriyle yeniden hareketlenmeye başladığı bir ay… Bir başka ifadeyle; Türkiye’nin milyonlarca çocuğuyla yeniden geleceğe yürümeye başladığı zaman. Çantalar hazırlanıyor. Defterler, kitaplar, kalemler yerlerine konuluyor. Veliler okul alışverişinin hesabını yapıyor. Öğretmenler sınıflarını, derslerini ve öğrencilerini düşünüyor. Okul yöneticileri yeni dönemin yükünü omuzlamaya hazırlanıyor. Ve nihayet ders zili çalacak… Fakat insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor: Biz gerçekten yeni bir eğitim öğretim yılına mı başlıyoruz, yoksa eski sorunlarımızı yeni bir takvim yaprağının üzerine mi taşıyoruz? İşte asıl mesele budur. Çünkü eğitim yalnızca okulun açılması değildir. Eğitim, yalnızca ders programı değildir. Eğitim, yalnızca sınav sonuçlarından, diplomalardan, testlerden ve karne notlarından da ibaret değildir. Eğitim; bir ülkenin nasıl bir gelecek istediğinin en açık göstergesidir. Bugün sınıflara giren çocuklar, yarının doktorları, mühendisleri, öğretmenleri, gazetecileri, sanatçıları, bilim insanları, girişimcileri, yöneticileri ve siyasetçileri olacak. Bugünün öğrencisi, yarının Türkiye’sini yönetecek. O halde mesele son derece açıktır: Çocuklarımızı yalnızca sınavlara mı hazırlayacağız, yoksa hayata mı? 14 EYLÜL’DE SADECE DERS ZİLİ ÇALMAYACAK Millî Eğitim Bakanlığının açıkladığı 2026-2027 çalışma takvimine göre birinci dönem 14 Eylül 2026 Pazartesi günü başlayacak. Ancak eğitim takvimi bundan daha önce işlemeye başladı. Öğretmenlerin mesleki çalışmaları 1 Eylül’de başladı. 1-4 Eylül tarihleri arasındaki çalışmalar çevrim içi gerçekleştirildi. 7-11 Eylül tarihleri arasında ise yüz yüze çalışmalar ve özellikle yeni başlayacak öğrencilerin uyum süreçleri yürütülecek.  Bu takvim bize aslında önemli bir mesaj veriyor: Okul, öğrencinin kapıdan girdiği gün başlamıyor. Okul; öğretmenin hazırlığıyla, yöneticinin planlamasıyla, velinin yaklaşımıyla ve toplumun eğitime verdiği değerle başlıyor. Dolayısıyla 14 Eylül sabahı çalacak zil, yalnızca bir dersin başlangıcını değil, milyonlarca çocuğun geleceğe dair yeni bir adımını simgeleyecek. O zilin anlamını doğru okumamız gerekiyor. Çünkü her okul açılışında aynı umut vardır: “Bu yıl daha iyi olacak.” Peki gerçekten daha iyi olması için ne yapıyoruz? ÇOCUKLARIMIZIN SADECE BİLGİYE DEĞİL, YÖNE İHTİYACI VAR Bugünün dünyası dünkü dünya değil. Çocuklarımızın bilgiye ulaşmakta yaşadığı problem geçmişteki gibi bilgi eksikliği değildir. Tam tersine… Bilgi artık her yerde. Bir telefon ekranında. Bir bilgisayarda. Bir yapay zekâ uygulamasında. Bir sosyal medya platformunda. Bir arama motorunda. Çocuklarımız saniyeler içerisinde binlerce bilgiye ulaşabiliyor. Fakat burada çok daha büyük bir problem ortaya çıkıyor: Doğru ile yanlışı nasıl ayırt edecekler? Gerçek bilgi ile manipülasyonu nasıl ayıracaklar? Sosyal medyada gördükleri her görüntünün gerçek olmadığını nasıl anlayacaklar? Bir yapay zekânın verdiği cevabı sorgulamayı nasıl öğrenecekler? Kendilerine sunulan fikirlerin hangisinin bilgi, hangisinin propaganda olduğunu nasıl değerlendirecekler? İşte çağımızın eğitimi burada başlıyor. Bugün çocuklarımıza sadece “bilgi” vermek yetmez. Onlara düşünmeyi öğretmek zorundayız. Sorgulamayı… Araştırmayı… Karşılaştırmayı… Kaynak kontrolünü… Eleştirel düşünmeyi… Yanlış yaptığında yeniden başlamayı… Ve en önemlisi, doğruyu arama ahlakını… YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA ÖĞRETMENİN DEĞERİ AZALMAYACAK Tam tersine… Bence artacak. Çünkü yapay zekâ bilgi verebilir. Ama çocuğun gözündeki korkuyu her zaman anlayamaz. Bir öğrencinin neden sessizleştiğini fark edemeyebilir. Bir çocuğun ailesindeki sorunların ders başarısına nasıl yansıdığını göremeyebilir. Bir öğrencinin “iyiyim öğretmenim” derken aslında iyi olmadığını anlayamayabilir. Öğretmenlik sadece bilgi aktarmak değildir. Öğretmenlik, insan yetiştirmektir. Değerler silsilesini öğretmektir. Bu nedenle 2026-2027 eğitim öğretim yılında teknolojiyi konuşurken öğretmeni ikinci plana atmak büyük bir hata olur. Tam tersine, teknoloji geliştikçe öğretmenin insani tarafı daha da kıymetli hale gelecektir. Çünkü makine bilgi verebilir. Ama vicdan kazandıramaz. Makine soru çözebilir. Ama karakter inşa edemez. Makine metin yazabilir. Ama bir çocuğun elinden tutmanın anlamını yaşayamaz. İşte eğitim sistemimizin en güçlü tarafı da burada olmalıdır. Teknolojiyi kullanırken insanı kaybetmemek. TÜRKİYE YÜZYILI’NIN EN BÜYÜK PROJESİ: İNSAN YETİŞTİRMEK Türkiye’nin geleceğini yalnızca ekonomik göstergeler üzerinden konuşamayız. Daha fazla fabrika… Daha fazla ihracat… Daha fazla teknoloji… Daha fazla üretim… Elbette bunların tamamı önemlidir. Ama bütün bunları gerçekleştirecek insan kaynağınız yoksa hiçbir hedef kalıcı değildir. Bir ülkenin gerçek sermayesi sadece yer altındaki kaynakları değildir. Gerçek sermaye; iyi yetişmiş insanıdır. Bilim insanıdır. Nitelikli öğretmenidir. İşini ahlakla yapan mühendisidir. Hastası için mücadele eden doktorudur. Adalet duygusunu kaybetmeyen hukukçusudur. Ülkesini seven ama dünyayı da okuyabilen gençleridir. Bu nedenle eğitim politikası, günlük tartışmaların üzerinde tutulması gereken stratejik bir devlet politikasıdır. İktidarlar değişebilir. Bakanlar değişebilir. Müfredatlar değişebilir. Sınav sistemleri değişebilir. Fakat Türkiye’nin çocukları değişmez. Onlar bizim ortak geleceğimizdir. EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ: EN BÜYÜK SINAVLARIMIZDAN BİRİ Türkiye’nin eğitim meselesini konuşurken yalnızca büyük şehirlerdeki okullara bakmak yeterli değildir. Bir öğrencinin İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de sahip olduğu imkânlarla Anadolu’nun küçük bir ilçesinde veya köyünde yaşayan bir öğrencinin imkânları aynı olmayabilir. İnternet erişimi… Kütüphane… Laboratuvar… Sosyal etkinlik… Yabancı dil… Kültür-sanat faaliyetleri… Rehberlik hizmetleri… Spor imkânları… Bütün bunlar öğrencinin geleceğini etkileyen faktörlerdir. Bir çocuğun doğduğu şehir, ailesinin ekonomik durumu veya yaşadığı mahallenin onun geleceğini belirlememesi gerekir. Çünkü eğitimde adalet tam da burada başlar. Zengin ailenin çocuğuna iyi eğitim, yoksul ailenin çocuğuna kader sunmak eğitim değildir. Devletin en önemli görevlerinden biri, çocuğun doğduğu koşullarla ulaşabileceği gelecek arasındaki mesafeyi azaltmaktır. VELİLER DE EĞİTİM SİSTEMİNİN BİR PARÇASIDIR Eğitimi sadece Millî Eğitim Bakanlığından beklemek de doğru değildir. Okulun bir ayağı öğretmense, diğer ayağı ailedir. Çocuğun evde gördüğü davranış, okulda öğrendiği bilgiden çoğu zaman daha kalıcıdır. Çocuk saygıyı evde görür. Sorumluluğu evde öğrenir. Empatiyi evde hisseder. Çalışmanın değerini evde fark eder. Kitap okuma alışkanlığını evde kazanır. Dolayısıyla anne ve babaların görevi yalnızca: “Ödevini yaptın mı?” “Sınavdan kaç aldın?” “Arkadaşın kaç aldı?” demek değildir. Bazen çocuğa: “Bugün seni en çok ne mutlu etti?” diye sormak da eğitimin bir parçasıdır. Bazen onunla birlikte kitap okumaktır. Bazen başarısız olduğunda bağırmak yerine yanında durmaktır. Bazen çocuğa “Senin değerini aldığın not belirlemez.” diyebilmektir. Çünkü çocuklarımızın en büyük ihtiyacı, sadece başarılı olmak değil; değerli olduklarını hissetmektir. SINAV ODAKLI EĞİTİMDEN HAYAT ODAKLI EĞİTİME Türkiye’de yıllardır eğitim denildiğinde aklımıza sınav geliyor. LGS… YKS… Deneme sınavları… Testler… Netler… Puanlar… Sıralamalar… Elbette ölçme ve değerlendirme eğitim sisteminin vazgeçilmez parçalarıdır. Fakat çocuklarımızı yalnızca sınav başarısıyla ölçmeye başladığımızda başka bir şeyi gözden kaçırabiliriz: Hayat sınavı. Bir insanın karakterini hangi test ölçüyor? Merhametini hangi sınav değerlendiriyor? Adalet duygusunu hangi optik form ölçüyor? Bir başkasına yardım etme isteğini hangi puanlama sistemi hesaplıyor? Zorluk karşısında pes etmemesini hangi karne gösteriyor? İşte eğitim sisteminin daha fazla düşünmesi gereken alanlardan biri burasıdır. Çünkü başarılı çocuk yetiştirmek başka şeydir. Başarılı ve iyi insan yetiştirmek başka şeydir. Biz ikisini birlikte başarabilmeliyiz. OKULLARDA ŞİDDET KONUSUNU DAHA FAZLA KONUŞMALIYIZ Son dönemde eğitim ortamlarında şiddet tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi, meselenin yalnızca okul güvenliği açısından ele alınamayacağını gösteriyor. Okul, çocuğun kendisini güvende hissetmesi gereken yerdir. Öğrenci öğretmeninden korkmamalı. Öğretmen öğrencisinden korkmamalı. Veli okuldan korkmamalı. Okul yöneticisi sürekli bir kriz ortamında çalışmamalı. Şiddetin kaynağı ne olursa olsun, okulun huzurunu bozan her davranış ciddiyetle ele alınmalıdır. Fakat burada yalnızca güvenlik tedbirleri değil, önleyici eğitim de önemlidir. Çocuklara öfke kontrolünü… Empatiyi… Farklılıklara saygıyı… Sorunları konuşarak çözmeyi… Dijital zorbalığın sonuçlarını… Bir insanın onuruna saygı göstermeyi… öğretmek zorundayız. Çünkü şiddet sadece fiziksel değildir. Sözel şiddet vardır. Psikolojik şiddet vardır. Dijital şiddet vardır. Akran zorbalığı vardır. Dışlama vardır. Aşağılama vardır. Bunların her biri çocuğun ruhunda iz bırakabilir. ÖĞRETMENİN EKONOMİK VE SOSYAL HUZURU EĞİTİMİN KALİTESİNİ DE ETKİLER Eğitim konuşulurken çoğu zaman öğrenciyi konuşuyoruz. Oysa öğretmeni konuşmadan eğitim sistemini konuşamayız. Öğretmen yalnızca ders anlatan kişi değildir. Öğretmen aynı zamanda toplumun geleceğini şekillendiren kişidir. Bu nedenle öğretmenin ekonomik şartları, çalışma koşulları, mesleki gelişimi, sosyal itibarı ve psikolojik yükü eğitim politikalarının merkezinde bulunmalıdır. Bir öğretmenin enerjisini sürekli geçim kaygısına, bürokratik yükümlülüklere veya gereksiz tartışmalara harcadığı bir ortamda sınıfa taşıyacağı motivasyon da doğal olarak etkilenir. Öğretmene değer vermek sadece 24 Kasım’da güzel sözler söylemek değildir. Öğretmene değer vermek; mesleğini hakkıyla yapabileceği şartları oluşturmaktır. MÜFREDAT DEĞİŞİR, AMA EĞİTİMİN RUHU DEĞİŞMEMELİ Türkiye’de eğitim sisteminin kronik problemlerinden biri de sürekli değişim algısıdır. Öğrenci ve veli her yeni dönemde: “Bu yıl ne değişti?” diye soruyor. Elbette eğitim yaşayan bir alandır ve çağın ihtiyaçlarına göre yenilenmek zorundadır. Ancak değişimin kendisi amaç haline gelmemelidir. Her reformun temelinde şu soru bulunmalıdır: Bu değişiklik öğrencinin hayatını gerçekten daha iyi hale getirecek mi? Bir sistemin başarısı, kaç defa değiştiğiyle değil; çocuğa ne kattığıyla ölçülmelidir. MESLEKİ EĞİTİMİ GÜÇLENDİRMEDEN KALKINMA MÜMKÜN DEĞİL Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri de mesleki eğitimin toplumdaki algısıdır. Yıllarca “üniversite kazanmak” başarı ölçüsü olarak görüldü. Oysa modern ekonomilerin güçlü olması için nitelikli teknisyenlere, ustalara, yazılımcılara, teknikerlere, üretim uzmanlarına ve ara insan gücüne ihtiyaç var. Bir ülke sadece masa başında çalışan insanlarla kalkınamaz. Üreten insanlara ihtiyacımız var. Elini taşın altına koyan… Makineyi çalıştıran… Teknolojiyi uygulayan… Yeni ürün geliştiren… İşini ustalıkla yapan… Üretim kültürünü taşıyan insanlara ihtiyacımız var. Bu nedenle mesleki eğitimi “üniversiteye gidemeyenlerin seçeneği” olmaktan çıkarıp, geleceğin güçlü kariyer yollarından biri haline getirmek zorundayız. KİTAP OKUMAYAN BİR NESİLİ SADECE TEKNOLOJİYLE GELECEĞE TAŞIYAMAYIZ Teknoloji çağındayız. Bunu inkâr edemeyiz. Ancak teknoloji kitap okumanın alternatifi değildir. Çocuklarımızın ekran sürelerini konuşuyoruz. Peki kitap sürelerini yeterince konuşuyor muyuz? Bir çocuğun kelime hazinesi ne kadar genişse, dünyayı anlama kapasitesi de o kadar genişler. Kitap sadece bilgi vermez. Hayal kurmayı öğretir. Başkasının hayatına bakmayı sağlar. Empatiyi geliştirir. Düşünceyi derinleştirir. Dilimizi güçlendirir. Bu nedenle okullarımızın daha fazla kütüphaneye, daha fazla kitap etkinliğine, daha fazla kültür-sanat faaliyetlerine ihtiyacı var. Çünkü geleceğin Türkiye’sini yalnızca matematik bilen çocuklar değil; düşünebilen, okuyabilen, sorgulayabilen ve hayal kurabilen çocuklar kuracaktır. TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ SINIFLARDA YAZILIYOR Bir ülkenin geleceğini görmek istiyorsanız borsasına değil, okullarına bakın. Sınıflarına bakın. Öğretmenlerine bakın. Çocuklarının gözlerine bakın. Çünkü orada geleceğin resmi vardır. Bugün bir okul sırasına oturan çocuk, belki 20 yıl sonra ülkenin en kritik kararlarından birini verecek. Belki yeni bir teknoloji geliştirecek. Belki bir hastanın hayatını kurtaracak. Belki yüzlerce kişiye iş imkânı sağlayacak. Belki ülkenin bir köyünde öğretmenlik yapacak. Belki bir mahkeme salonunda adalet dağıtacak. Belki de dünyanın herhangi bir yerinde Türkiye’nin adını temsil edecek. O nedenle eğitim harcaması, aslında geleceğe yapılan yatırımdır. Bir okulun laboratuvarına yapılan yatırım sadece bugünün öğrencisine değil, yarının Türkiye’sine yapılır. Bir öğretmenin mesleki gelişimine yapılan yatırım yalnızca öğretmene değil, onun yetiştireceği yüzlerce öğrenciye yapılır. Bir çocuğa verilen kitap, belki de bir toplumun geleceğini değiştirir. 2026-2027 EĞİTİM ÖĞRETİM YILININ BİZE YÜKLEDİĞİ SORUMLULUK Yeni eğitim öğretim yılına girerken hepimizin görevleri var. Devletin görevi var. Bakanlığın görevi var. Öğretmenin görevi var. Velinin görevi var. Öğrencinin görevi var. Medyanın görevi var. Yerel yönetimlerin görevi var. Sivil toplumun görevi var. Ve bütün bunların üzerinde toplum olarak ortak bir sorumluluğumuz var. Çocuklarımızı yalnız bırakmamak. Çünkü bir çocuğun geleceği sadece ailesinin meselesi değildir. O çocuk yarının toplumudur. Onun başarısı ülkenin başarısıdır. Onun kaybı toplumun kaybıdır. Onun umudu hepimizin umududur. DERS ZİLİ ÇALDIĞINDA SADECE ÇOCUKLAR DEĞİL, BİZ DE SINIFA GİRMELİYİZ 14 Eylül’de ders zili çaldığında milyonlarca öğrenci sıralarına oturacak. Öğretmenler sınıflara girecek. Kitaplar açılacak. Tahtalara ilk dersler yazılacak. Ve Türkiye yeni bir eğitim yılına başlayacak. Ama aslında o gün sadece çocuklarımız değil, biz de sınıfa girmiş olacağız. Çünkü çocuklarımıza nasıl bir dünya bıraktığımız, onların nasıl bir eğitim aldığıyla yakından ilgilidir. Onlara sadece diploma vermek yetmez. Onlara umut vermeliyiz. Sadece bilgi vermek yetmez. Onlara akıl yürütmeyi öğretmeliyiz. Sadece başarı istemek yetmez. Onlara başarısızlıktan sonra yeniden ayağa kalkmayı öğretmeliyiz. Sadece yarışmayı öğretmek yetmez. Paylaşmayı öğretmeliyiz. Sadece kendi haklarını değil, başkasının hakkını da korumayı öğretmeliyiz. Çünkü iyi eğitim, insanı sadece meslek sahibi yapmaz. İyi eğitim, insanı insan yapar. Türkiye’nin geleceği ne sadece binalarda, ne fabrikalarda, ne teknolojik cihazlarda, ne de ekonomik tablolarda saklıdır. Türkiye’nin geleceği; sınıflarda, öğretmenlerde ve çocukların gözlerindeki ışıktadır. Öyleyse 2026-2027 eğitim öğretim yılı başlarken hep birlikte kendimize şu soruyu soralım: Çocuklarımızı nasıl bir dünyaya hazırlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap sadece “iyi bir okul, iyi bir diploma ve iyi bir meslek” ise henüz yolun başındayız. Ama cevabımız; adaletli, vicdanlı, bilgili, üretken, özgüvenli, özgür düşünebilen, ülkesini seven ve insanlığa katkı sunan bireyler yetiştirmek ise… İşte o zaman gerçekten eğitim yapıyoruz demektir. Yeni eğitim öğretim yılı; öğrencilerimize başarı, öğretmenlerimize güç ve sabır, velilerimize anlayış, okul yöneticilerimize kolaylık, Türkiye’ye ise aydınlık bir gelecek getirsin. Çünkü unutmayalım: Bir ülkenin en büyük hazinesi yerin altında değil, çocuklarının zihnindedir. Ve o hazineyi işlemek hepimizin sorumluluğudur. Maksut KONYAR
Ekleme Tarihi: 04 Eylül 2026 -Cuma

OKULLAR AÇILIYOR… PEKİ BİZ ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİNE HAZIR MIYIZ?

OKULLAR AÇILIYOR… PEKİ BİZ ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİNE HAZIR MIYIZ?

2026-2027 Eğitim Öğretim Yılı Başlarken: 

Maksut KONYAR

 

Eylül…

Takvim yapraklarının yeniden değiştiği, yazın rehavetinin yerini okul telaşına bıraktığı, sokakların çocuk sesleriyle yeniden hareketlenmeye başladığı bir ay…

Bir başka ifadeyle; Türkiye’nin milyonlarca çocuğuyla yeniden geleceğe yürümeye başladığı zaman.

Çantalar hazırlanıyor.

Defterler, kitaplar, kalemler yerlerine konuluyor.

Veliler okul alışverişinin hesabını yapıyor.

Öğretmenler sınıflarını, derslerini ve öğrencilerini düşünüyor.

Okul yöneticileri yeni dönemin yükünü omuzlamaya hazırlanıyor.

Ve nihayet ders zili çalacak…

Fakat insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor:

Biz gerçekten yeni bir eğitim öğretim yılına mı başlıyoruz, yoksa eski sorunlarımızı yeni bir takvim yaprağının üzerine mi taşıyoruz?

İşte asıl mesele budur.

Çünkü eğitim yalnızca okulun açılması değildir.

Eğitim, yalnızca ders programı değildir.

Eğitim, yalnızca sınav sonuçlarından, diplomalardan, testlerden ve karne notlarından da ibaret değildir.

Eğitim; bir ülkenin nasıl bir gelecek istediğinin en açık göstergesidir.

Bugün sınıflara giren çocuklar, yarının doktorları, mühendisleri, öğretmenleri, gazetecileri, sanatçıları, bilim insanları, girişimcileri, yöneticileri ve siyasetçileri olacak.

Bugünün öğrencisi, yarının Türkiye’sini yönetecek.

O halde mesele son derece açıktır:

Çocuklarımızı yalnızca sınavlara mı hazırlayacağız, yoksa hayata mı?

14 EYLÜL’DE SADECE DERS ZİLİ ÇALMAYACAK

Millî Eğitim Bakanlığının açıkladığı 2026-2027 çalışma takvimine göre birinci dönem 14 Eylül 2026 Pazartesi günü başlayacak.

Ancak eğitim takvimi bundan daha önce işlemeye başladı.

Öğretmenlerin mesleki çalışmaları 1 Eylül’de başladı. 1-4 Eylül tarihleri arasındaki çalışmalar çevrim içi gerçekleştirildi. 7-11 Eylül tarihleri arasında ise yüz yüze çalışmalar ve özellikle yeni başlayacak öğrencilerin uyum süreçleri yürütülecek. 

Bu takvim bize aslında önemli bir mesaj veriyor:

Okul, öğrencinin kapıdan girdiği gün başlamıyor.

Okul; öğretmenin hazırlığıyla, yöneticinin planlamasıyla, velinin yaklaşımıyla ve toplumun eğitime verdiği değerle başlıyor.

Dolayısıyla 14 Eylül sabahı çalacak zil, yalnızca bir dersin başlangıcını değil, milyonlarca çocuğun geleceğe dair yeni bir adımını simgeleyecek.

O zilin anlamını doğru okumamız gerekiyor.

Çünkü her okul açılışında aynı umut vardır:

“Bu yıl daha iyi olacak.”

Peki gerçekten daha iyi olması için ne yapıyoruz?

ÇOCUKLARIMIZIN SADECE BİLGİYE DEĞİL, YÖNE İHTİYACI VAR

Bugünün dünyası dünkü dünya değil.

Çocuklarımızın bilgiye ulaşmakta yaşadığı problem geçmişteki gibi bilgi eksikliği değildir.

Tam tersine…

Bilgi artık her yerde.

Bir telefon ekranında.

Bir bilgisayarda.

Bir yapay zekâ uygulamasında.

Bir sosyal medya platformunda.

Bir arama motorunda.

Çocuklarımız saniyeler içerisinde binlerce bilgiye ulaşabiliyor.

Fakat burada çok daha büyük bir problem ortaya çıkıyor:

Doğru ile yanlışı nasıl ayırt edecekler?

Gerçek bilgi ile manipülasyonu nasıl ayıracaklar?

Sosyal medyada gördükleri her görüntünün gerçek olmadığını nasıl anlayacaklar?

Bir yapay zekânın verdiği cevabı sorgulamayı nasıl öğrenecekler?

Kendilerine sunulan fikirlerin hangisinin bilgi, hangisinin propaganda olduğunu nasıl değerlendirecekler?

İşte çağımızın eğitimi burada başlıyor.

Bugün çocuklarımıza sadece “bilgi” vermek yetmez.

Onlara düşünmeyi öğretmek zorundayız.

Sorgulamayı…

Araştırmayı…

Karşılaştırmayı…

Kaynak kontrolünü…

Eleştirel düşünmeyi…

Yanlış yaptığında yeniden başlamayı…

Ve en önemlisi, doğruyu arama ahlakını…

YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA ÖĞRETMENİN DEĞERİ AZALMAYACAK

Tam tersine…

Bence artacak.

Çünkü yapay zekâ bilgi verebilir.

Ama çocuğun gözündeki korkuyu her zaman anlayamaz.

Bir öğrencinin neden sessizleştiğini fark edemeyebilir.

Bir çocuğun ailesindeki sorunların ders başarısına nasıl yansıdığını göremeyebilir.

Bir öğrencinin “iyiyim öğretmenim” derken aslında iyi olmadığını anlayamayabilir.

Öğretmenlik sadece bilgi aktarmak değildir.

Öğretmenlik, insan yetiştirmektir.

Değerler silsilesini öğretmektir.

Bu nedenle 2026-2027 eğitim öğretim yılında teknolojiyi konuşurken öğretmeni ikinci plana atmak büyük bir hata olur.

Tam tersine, teknoloji geliştikçe öğretmenin insani tarafı daha da kıymetli hale gelecektir.

Çünkü makine bilgi verebilir.

Ama vicdan kazandıramaz.

Makine soru çözebilir.

Ama karakter inşa edemez.

Makine metin yazabilir.

Ama bir çocuğun elinden tutmanın anlamını yaşayamaz.

İşte eğitim sistemimizin en güçlü tarafı da burada olmalıdır.

Teknolojiyi kullanırken insanı kaybetmemek.

TÜRKİYE YÜZYILI’NIN EN BÜYÜK PROJESİ: İNSAN YETİŞTİRMEK

Türkiye’nin geleceğini yalnızca ekonomik göstergeler üzerinden konuşamayız.

Daha fazla fabrika…

Daha fazla ihracat…

Daha fazla teknoloji…

Daha fazla üretim…

Elbette bunların tamamı önemlidir.

Ama bütün bunları gerçekleştirecek insan kaynağınız yoksa hiçbir hedef kalıcı değildir.

Bir ülkenin gerçek sermayesi sadece yer altındaki kaynakları değildir.

Gerçek sermaye;

iyi yetişmiş insanıdır.

Bilim insanıdır.

Nitelikli öğretmenidir.

İşini ahlakla yapan mühendisidir.

Hastası için mücadele eden doktorudur.

Adalet duygusunu kaybetmeyen hukukçusudur.

Ülkesini seven ama dünyayı da okuyabilen gençleridir.

Bu nedenle eğitim politikası, günlük tartışmaların üzerinde tutulması gereken stratejik bir devlet politikasıdır.

İktidarlar değişebilir.

Bakanlar değişebilir.

Müfredatlar değişebilir.

Sınav sistemleri değişebilir.

Fakat Türkiye’nin çocukları değişmez.

Onlar bizim ortak geleceğimizdir.

EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ: EN BÜYÜK SINAVLARIMIZDAN BİRİ

Türkiye’nin eğitim meselesini konuşurken yalnızca büyük şehirlerdeki okullara bakmak yeterli değildir.

Bir öğrencinin İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de sahip olduğu imkânlarla Anadolu’nun küçük bir ilçesinde veya köyünde yaşayan bir öğrencinin imkânları aynı olmayabilir.

İnternet erişimi…

Kütüphane…

Laboratuvar…

Sosyal etkinlik…

Yabancı dil…

Kültür-sanat faaliyetleri…

Rehberlik hizmetleri…

Spor imkânları…

Bütün bunlar öğrencinin geleceğini etkileyen faktörlerdir.

Bir çocuğun doğduğu şehir, ailesinin ekonomik durumu veya yaşadığı mahallenin onun geleceğini belirlememesi gerekir.

Çünkü eğitimde adalet tam da burada başlar.

Zengin ailenin çocuğuna iyi eğitim, yoksul ailenin çocuğuna kader sunmak eğitim değildir.

Devletin en önemli görevlerinden biri, çocuğun doğduğu koşullarla ulaşabileceği gelecek arasındaki mesafeyi azaltmaktır.

VELİLER DE EĞİTİM SİSTEMİNİN BİR PARÇASIDIR

Eğitimi sadece Millî Eğitim Bakanlığından beklemek de doğru değildir.

Okulun bir ayağı öğretmense, diğer ayağı ailedir.

Çocuğun evde gördüğü davranış, okulda öğrendiği bilgiden çoğu zaman daha kalıcıdır.

Çocuk saygıyı evde görür.

Sorumluluğu evde öğrenir.

Empatiyi evde hisseder.

Çalışmanın değerini evde fark eder.

Kitap okuma alışkanlığını evde kazanır.

Dolayısıyla anne ve babaların görevi yalnızca:

“Ödevini yaptın mı?”

“Sınavdan kaç aldın?”

“Arkadaşın kaç aldı?”

demek değildir.

Bazen çocuğa:

“Bugün seni en çok ne mutlu etti?”

diye sormak da eğitimin bir parçasıdır.

Bazen onunla birlikte kitap okumaktır.

Bazen başarısız olduğunda bağırmak yerine yanında durmaktır.

Bazen çocuğa “Senin değerini aldığın not belirlemez.” diyebilmektir.

Çünkü çocuklarımızın en büyük ihtiyacı, sadece başarılı olmak değil; değerli olduklarını hissetmektir.

SINAV ODAKLI EĞİTİMDEN HAYAT ODAKLI EĞİTİME

Türkiye’de yıllardır eğitim denildiğinde aklımıza sınav geliyor.

LGS…

YKS…

Deneme sınavları…

Testler…

Netler…

Puanlar…

Sıralamalar…

Elbette ölçme ve değerlendirme eğitim sisteminin vazgeçilmez parçalarıdır.

Fakat çocuklarımızı yalnızca sınav başarısıyla ölçmeye başladığımızda başka bir şeyi gözden kaçırabiliriz:

Hayat sınavı.

Bir insanın karakterini hangi test ölçüyor?

Merhametini hangi sınav değerlendiriyor?

Adalet duygusunu hangi optik form ölçüyor?

Bir başkasına yardım etme isteğini hangi puanlama sistemi hesaplıyor?

Zorluk karşısında pes etmemesini hangi karne gösteriyor?

İşte eğitim sisteminin daha fazla düşünmesi gereken alanlardan biri burasıdır.

Çünkü başarılı çocuk yetiştirmek başka şeydir.

Başarılı ve iyi insan yetiştirmek başka şeydir.

Biz ikisini birlikte başarabilmeliyiz.

OKULLARDA ŞİDDET KONUSUNU DAHA FAZLA KONUŞMALIYIZ

Son dönemde eğitim ortamlarında şiddet tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi, meselenin yalnızca okul güvenliği açısından ele alınamayacağını gösteriyor.

Okul, çocuğun kendisini güvende hissetmesi gereken yerdir.

Öğrenci öğretmeninden korkmamalı.

Öğretmen öğrencisinden korkmamalı.

Veli okuldan korkmamalı.

Okul yöneticisi sürekli bir kriz ortamında çalışmamalı.

Şiddetin kaynağı ne olursa olsun, okulun huzurunu bozan her davranış ciddiyetle ele alınmalıdır.

Fakat burada yalnızca güvenlik tedbirleri değil, önleyici eğitim de önemlidir.

Çocuklara öfke kontrolünü…

Empatiyi…

Farklılıklara saygıyı…

Sorunları konuşarak çözmeyi…

Dijital zorbalığın sonuçlarını…

Bir insanın onuruna saygı göstermeyi…

öğretmek zorundayız.

Çünkü şiddet sadece fiziksel değildir.

Sözel şiddet vardır.

Psikolojik şiddet vardır.

Dijital şiddet vardır.

Akran zorbalığı vardır.

Dışlama vardır.

Aşağılama vardır.

Bunların her biri çocuğun ruhunda iz bırakabilir.

ÖĞRETMENİN EKONOMİK VE SOSYAL HUZURU EĞİTİMİN KALİTESİNİ DE ETKİLER

Eğitim konuşulurken çoğu zaman öğrenciyi konuşuyoruz.

Oysa öğretmeni konuşmadan eğitim sistemini konuşamayız.

Öğretmen yalnızca ders anlatan kişi değildir.

Öğretmen aynı zamanda toplumun geleceğini şekillendiren kişidir.

Bu nedenle öğretmenin ekonomik şartları, çalışma koşulları, mesleki gelişimi, sosyal itibarı ve psikolojik yükü eğitim politikalarının merkezinde bulunmalıdır.

Bir öğretmenin enerjisini sürekli geçim kaygısına, bürokratik yükümlülüklere veya gereksiz tartışmalara harcadığı bir ortamda sınıfa taşıyacağı motivasyon da doğal olarak etkilenir.

Öğretmene değer vermek sadece 24 Kasım’da güzel sözler söylemek değildir.

Öğretmene değer vermek;

mesleğini hakkıyla yapabileceği şartları oluşturmaktır.

MÜFREDAT DEĞİŞİR, AMA EĞİTİMİN RUHU DEĞİŞMEMELİ

Türkiye’de eğitim sisteminin kronik problemlerinden biri de sürekli değişim algısıdır.

Öğrenci ve veli her yeni dönemde:

“Bu yıl ne değişti?”

diye soruyor.

Elbette eğitim yaşayan bir alandır ve çağın ihtiyaçlarına göre yenilenmek zorundadır.

Ancak değişimin kendisi amaç haline gelmemelidir.

Her reformun temelinde şu soru bulunmalıdır:

Bu değişiklik öğrencinin hayatını gerçekten daha iyi hale getirecek mi?

Bir sistemin başarısı, kaç defa değiştiğiyle değil; çocuğa ne kattığıyla ölçülmelidir.

MESLEKİ EĞİTİMİ GÜÇLENDİRMEDEN KALKINMA MÜMKÜN DEĞİL

Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri de mesleki eğitimin toplumdaki algısıdır.

Yıllarca “üniversite kazanmak” başarı ölçüsü olarak görüldü.

Oysa modern ekonomilerin güçlü olması için nitelikli teknisyenlere, ustalara, yazılımcılara, teknikerlere, üretim uzmanlarına ve ara insan gücüne ihtiyaç var.

Bir ülke sadece masa başında çalışan insanlarla kalkınamaz.

Üreten insanlara ihtiyacımız var.

Elini taşın altına koyan…

Makineyi çalıştıran…

Teknolojiyi uygulayan…

Yeni ürün geliştiren…

İşini ustalıkla yapan…

Üretim kültürünü taşıyan insanlara ihtiyacımız var.

Bu nedenle mesleki eğitimi “üniversiteye gidemeyenlerin seçeneği” olmaktan çıkarıp, geleceğin güçlü kariyer yollarından biri haline getirmek zorundayız.

KİTAP OKUMAYAN BİR NESİLİ SADECE TEKNOLOJİYLE GELECEĞE TAŞIYAMAYIZ

Teknoloji çağındayız.

Bunu inkâr edemeyiz.

Ancak teknoloji kitap okumanın alternatifi değildir.

Çocuklarımızın ekran sürelerini konuşuyoruz.

Peki kitap sürelerini yeterince konuşuyor muyuz?

Bir çocuğun kelime hazinesi ne kadar genişse, dünyayı anlama kapasitesi de o kadar genişler.

Kitap sadece bilgi vermez.

Hayal kurmayı öğretir.

Başkasının hayatına bakmayı sağlar.

Empatiyi geliştirir.

Düşünceyi derinleştirir.

Dilimizi güçlendirir.

Bu nedenle okullarımızın daha fazla kütüphaneye, daha fazla kitap etkinliğine, daha fazla kültür-sanat faaliyetlerine ihtiyacı var.

Çünkü geleceğin Türkiye’sini yalnızca matematik bilen çocuklar değil;

düşünebilen, okuyabilen, sorgulayabilen ve hayal kurabilen çocuklar kuracaktır.

TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ SINIFLARDA YAZILIYOR

Bir ülkenin geleceğini görmek istiyorsanız borsasına değil, okullarına bakın.

Sınıflarına bakın.

Öğretmenlerine bakın.

Çocuklarının gözlerine bakın.

Çünkü orada geleceğin resmi vardır.

Bugün bir okul sırasına oturan çocuk, belki 20 yıl sonra ülkenin en kritik kararlarından birini verecek.

Belki yeni bir teknoloji geliştirecek.

Belki bir hastanın hayatını kurtaracak.

Belki yüzlerce kişiye iş imkânı sağlayacak.

Belki ülkenin bir köyünde öğretmenlik yapacak.

Belki bir mahkeme salonunda adalet dağıtacak.

Belki de dünyanın herhangi bir yerinde Türkiye’nin adını temsil edecek.

O nedenle eğitim harcaması, aslında geleceğe yapılan yatırımdır.

Bir okulun laboratuvarına yapılan yatırım sadece bugünün öğrencisine değil, yarının Türkiye’sine yapılır.

Bir öğretmenin mesleki gelişimine yapılan yatırım yalnızca öğretmene değil, onun yetiştireceği yüzlerce öğrenciye yapılır.

Bir çocuğa verilen kitap, belki de bir toplumun geleceğini değiştirir.

2026-2027 EĞİTİM ÖĞRETİM YILININ BİZE YÜKLEDİĞİ SORUMLULUK

Yeni eğitim öğretim yılına girerken hepimizin görevleri var.

Devletin görevi var.

Bakanlığın görevi var.

Öğretmenin görevi var.

Velinin görevi var.

Öğrencinin görevi var.

Medyanın görevi var.

Yerel yönetimlerin görevi var.

Sivil toplumun görevi var.

Ve bütün bunların üzerinde toplum olarak ortak bir sorumluluğumuz var.

Çocuklarımızı yalnız bırakmamak.

Çünkü bir çocuğun geleceği sadece ailesinin meselesi değildir.

O çocuk yarının toplumudur.

Onun başarısı ülkenin başarısıdır.

Onun kaybı toplumun kaybıdır.

Onun umudu hepimizin umududur.

DERS ZİLİ ÇALDIĞINDA SADECE ÇOCUKLAR DEĞİL, BİZ DE SINIFA GİRMELİYİZ

14 Eylül’de ders zili çaldığında milyonlarca öğrenci sıralarına oturacak.

Öğretmenler sınıflara girecek.

Kitaplar açılacak.

Tahtalara ilk dersler yazılacak.

Ve Türkiye yeni bir eğitim yılına başlayacak.

Ama aslında o gün sadece çocuklarımız değil, biz de sınıfa girmiş olacağız.

Çünkü çocuklarımıza nasıl bir dünya bıraktığımız, onların nasıl bir eğitim aldığıyla yakından ilgilidir.

Onlara sadece diploma vermek yetmez.

Onlara umut vermeliyiz.

Sadece bilgi vermek yetmez.

Onlara akıl yürütmeyi öğretmeliyiz.

Sadece başarı istemek yetmez.

Onlara başarısızlıktan sonra yeniden ayağa kalkmayı öğretmeliyiz.

Sadece yarışmayı öğretmek yetmez.

Paylaşmayı öğretmeliyiz.

Sadece kendi haklarını değil, başkasının hakkını da korumayı öğretmeliyiz.

Çünkü iyi eğitim, insanı sadece meslek sahibi yapmaz.

İyi eğitim, insanı insan yapar.

Türkiye’nin geleceği ne sadece binalarda, ne fabrikalarda, ne teknolojik cihazlarda, ne de ekonomik tablolarda saklıdır.

Türkiye’nin geleceği;

sınıflarda, öğretmenlerde ve çocukların gözlerindeki ışıktadır.

Öyleyse 2026-2027 eğitim öğretim yılı başlarken hep birlikte kendimize şu soruyu soralım:

Çocuklarımızı nasıl bir dünyaya hazırlıyoruz?

Eğer bu soruya vereceğimiz cevap sadece “iyi bir okul, iyi bir diploma ve iyi bir meslek” ise henüz yolun başındayız.

Ama cevabımız;

adaletli, vicdanlı, bilgili, üretken, özgüvenli, özgür düşünebilen, ülkesini seven ve insanlığa katkı sunan bireyler yetiştirmek

ise…

İşte o zaman gerçekten eğitim yapıyoruz demektir.

Yeni eğitim öğretim yılı;

öğrencilerimize başarı,

öğretmenlerimize güç ve sabır,

velilerimize anlayış,

okul yöneticilerimize kolaylık,

Türkiye’ye ise aydınlık bir gelecek getirsin.

Çünkü unutmayalım:

Bir ülkenin en büyük hazinesi yerin altında değil, çocuklarının zihnindedir.

Ve o hazineyi işlemek hepimizin sorumluluğudur.

Maksut KONYAR

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve akturkhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.