Zamanın ruhunu okumak, içinde yaşanılan dönemin fırtınalarını doğru tahlil edebilmekle mümkündür. Bugün küresel ve yerel ölçekte zihinleri kuşatan bilgi kirliliği, manipülasyonlar ve suni gündemler, insanı asıl hedeften uzaklaştıran en büyük engellerin başında gelmektedir. Eski tabirle “at izinin it izine karıştığı” böylesi sancılı dönemlerde, hakikati aramak ve muhafaza etmek her zamankinden daha büyük bir basiret gerektirir. Oysa zamanı ayıplamanın, çarkları suçlamanın bir manası yoktur; çünkü zaman hep aynı hızla akıp gitmektedir. Değişen ve dalgalanan, sadece insanın kendi duruşu, bakış açısı ve istikametidir. Zamanı ve dönemi suçlamak, hakikatte insanın kendi mesuliyetini örtbas etmesinden başka bir şey değildir.
Tarih boyunca bu topraklarda yaşayan milletler, birlik ve beraberlik içinde oldukları müddetçe en ağır fırtınaları bile selametle atlatmışlardır. Ne yazık ki bugün, küçük ve tali meselelerde birbirine düşen, hakikatin inşası yerine kısır çekişmelerle vakit harcayan kesimlerin varlığı üzüntü vericidir. Hakka ve adalete hizmet etmesi gerekenlerin, ferasetten uzak yaklaşımlarla kendi elleriyle zemini zayıflatması, dışarıdan gelen her türlü nifak tohumuna zemin hazırlamaktadır. Hakikat kelimesinin özünde yatan “örten” anlamı gibi, batılın da kendi içinde nasıl bir ittifak kurabildiği ibretle görülmektedir. Batıl ehli, hakikatin üzerini örtmek söz konusu olduğunda menfaatlerini bir kenara bırakıp ortak bir cephe oluşturabilirken, hak ehlinin en basit konularda ayrışması derin bir tefekkür gerektiren hüzünlü bir tablodur.
Coğrafi olarak üç kıtanın kesişim noktasında, tarihin ve medeniyetin merkezinde yer alan bu güzel topraklar, ezeli bir misyonun taşıyıcısıdır. Türkiye, sadece bölgesinde değil, dünyada adaletin, barışın ve insanî değerlerin teminatı olan parlak bir kandil konumundadır. Bu coğrafyanın kaderi, barışın, kardeşliğin ve huzurun merkezi olmaktır. Ecdadımızın, farklılıkları bir zenginlik kabul ederek kurduğu o muazzam medeniyet havzası, bugün de aynı kuşatıcı ruha muhtaçtır. Terörün ve her türlü nifak unsurunun bertaraf edildiği, huzurun, güvenin ve kardeşliğin hâkim olduğu bir Türkiye ideali, ulaşılması imkânsız bir hayal değil; geçmişten aldığımız ilhamla inşa edeceğimiz yakın bir gelecektir.
Bu idealin gerçekleşmesi, her şeyden önce genç nesillerin omuzlarındadır. Üreten, düşünen, akıl ile vicdanı harmanlayan, irfan sahibi bir gençlik; ülkenin geleceğini aydınlatacak en büyük güç kaynağıdır. Irk, mezhep veya meşrep farkı gözetmeksizin "iri olalım, diri olalım, bir olalım" düsturuyla hareket etmek, bu toprakların payına düşen tarihî bir borçtur. Hazreti Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi; ayağını kendi köklerine sağlam bir şekilde basıp, diğer ayağıyla bütün insanlığı kucaklayabilen bir idrak seviyesine ulaşmak zorundayız. Selçuklu’nun adalet anlayışı, Osmanlı’nın hoşgörü iklimi ve bu toprakların bin yıllık kardeşlik kültürü, önümüzü aydınlatan en güvenli rehberlerimizdir.
Gün, ayrışma ve nefret diliyle birbirimizi hırpalama günü değil; ortak paydalarımızda buluşarak yarınları omuz omuza kurma günüdür. Fitne tohumları ekenlere karşı verilecek en güzel cevap, birbirimizin kadrini bilmek, kardeşlik hukukunu sımsıkı sahiplenmektir. Unutulmamalıdır ki, bu topraklar üzerinde yaşayan herkes aynı geminin yolcusudur; geminin selameti, her bir ferdin göstereceği ortak sağduyuya ve mesuliyet bilincine bağlıdır. Hakikatin sesini daha gür çıkarmak, bu güzel vatanı barışın ve huzurun merkezi kılmak için hep birlikte, inançla ve kararlılıkla yola devam etmek zamanıdır.
