
Doç.Dr. Yüksel Turğut Akın Yazdı...
BİR SAĞDAN, BİR SOLDAN; BİR NESİLDEN ÇALINAN ÖZGÜRLÜK
12 Eylül yalnızca bir askerî darbe değildi. Bir tarafta darağaçları kurulurken, diğer tarafta insanların düşüncesine, kıyafetine, eğitimine ve yaşam biçimine müdahale edilen bir düzen inşa edildi. Aradan 46 yıl geçti; fakat o dönemin bıraktığı yaralar hâlâ Türkiye’nin toplumsal hafızasında yaşamaya devam ediyor.
12 Eylül 1980 sabahı Türkiye yalnızca yeni bir güne değil, demokrasi tarihinin en ağır kırılmalarından birine uyandı.
Meclis sustu. Siyaset sustu. Sendikalar sustu. Üniversiteler baskı altına alındı. İnsanlar düşüncelerinden, örgütlenmelerinden, kitaplarından, kıyafetlerinden, hatta bazen yalnızca ait oldukları siyasi çevreden dolayı devletin sert yüzüyle karşı karşıya kaldılar.
Elbette 12 Eylül öncesi Türkiye huzurlu değildi.
Sokak çatışmaları vardı.
Siyasi cinayetler vardı.
Sağdan ve soldan gençler hayatını kaybediyordu.
Toplum büyük bir gerilimin içindeydi.
Ancak hiçbir toplumsal kriz, hukukun askıya alınmasını meşru hâle getiremez.
Çünkü hukuk en fazla huzurlu zamanlarda değil, tam da toplumun karanlığa sürüklendiği dönemlerde gereklidir.
“BİR SAĞDAN, BİR SOLDAN…”
Bir ülkücüyü astıktan sonra bir solcuyu asmak devleti tarafsız yapmaz.
Bir solcuyu cezalandırdıktan sonra bir sağcıyı cezalandırmak adalet oluşturmaz.
Çünkü hukukta insan siyasi kimliğine göre tartılmaz.
Bir insan “sağcı”, “solcu”, “ülkücü” veya “devrimci” olduğu için bir denklemin parçası hâline getirilemez.
Suç şahsidir.
Ceza şahsidir.
Adaletin ölçüsü siyasi denge değil; delil, bağımsız yargı, savunma hakkı ve hukuktur.
Darağacında denge kurulmaz. Adalet kurulur.
Necdet Adalı ile Mustafa Pehlivanoğlu’nun aynı gün idam edilmesi, bu dönemin hafızalara kazınan sembollerinden biri oldu.
Biri sol görüşlüydü.
Diğeri ülkücüydü.
Fakat aslında ikisinin de ortak noktası genç olmaları ve dönemin büyük siyasi hesaplaşmasının içine sürüklenmeleriydi.
Bir hukuk devleti insanı siyasi kimliğine göre sınıflandırmaya başladığında hukuk geri çekilir, devlet mühendisliği başlar.
ERDAL EREN VE BİR DÖNEMİN VİCDANI
12 Eylül denildiğinde hafızalardan silinmeyen isimlerden biri de Erdal Eren’dir.
Yaşı, yargılanma süreci ve idam kararı Türkiye’de uzun yıllar tartışıldı.
Kenan Evren’le özdeşleşen “Asmayalım da besleyelim mi?” sözü de zamanla yalnızca bir cümle olmaktan çıktı; devletin insan hayatına bakışının en sert sembollerinden biri hâline geldi.
Bir devletin görevi öfkeyi temsil etmek değildir.
Devletin görevi intikam almak değildir.
Devletin görevi adaleti sağlamaktır.
Güçlü devlet en çok insanı cezalandıran devlet değildir.
Gerçekten güçlü devlet, elindeki sınırsız gücü hukukla sınırlandırabilen devlettir.
OKUL KAPISINDA DURDURULAN GENÇ KIZLAR
12 Eylül’ün konuşulması gereken başka bir mirası da genç kadınların yaşam biçimlerine yönelik müdahalelerdir.
12 Eylül sonrasında oluşturulan yeni yükseköğretim ve bürokrasi düzeniyle birlikte devletin gençlerin kıyafetlerine müdahalesi daha kurumsal bir hâl aldı.
Üniversite kapılarında genç kızların başörtüleri tartışıldı.
Kimi öğrenciler derslere girebilmek için başlarını açmak veya peruk takmakz orunda bırakıldı.
Kimi öğrenciler eğitimleriyle inançları arasında tercih yapmak durumunda kaldı.
Kimi genç kızlar ise başını açmayı kabul etmediği için eğitim hayatından uzaklaştı.
Bir genç kıza fiilen şu tercihin sunulması büyük bir insan hakkı meselesidir:
“Ya başını açacaksın ya da eğitiminden vazgeçeceksin.”
Bu yalnızca kıyafet değildir.
Bu eğitim hakkıdır.
Bu vicdan özgürlüğüdür.
Bu insan onurudur.
Bir genç kadının başörtüsü hiçbir zaman devlet meselesi hâline gelmemeliydi.
Kadın başını örtmek istiyorsa örtmelidir.
Gerçek özgürlük de zaten burada başlar.
Çünkü özgürlük yalnızca bizim benimsediğimiz hayat tarzının serbest olması değildir.
Bizden tamamen farklı yaşayan kişinin de aynı haklara sahip olmasıdır.
Başörtülü bir kadının eğitim hakkını savunmak için başörtülü olmak gerekmez.
Başı açık bir kadının yaşam tarzını savunmak için onun gibi yaşamak gerekmez.
İnsan haklarına inanmak yeterlidir.
BİR KADININ SAÇI DEVLET MESELESİ OLMAMALIYDI..
Geçmişe baktığımızda en fazla sorgulamamız gereken noktalardan biri budur.
Devlet neden bir kadının saçının görünüp görünmediğiyle ilgilensin?
Neden bir üniversite öğrencisinin kıyafeti, bilgisinden ve akademik başarısından daha önemli olsun?
Neden bir genç kadın okul kapısında durdurulsun?
Neden eğitim hakkıyla inancı arasında tercih yapmaya zorlansın?
12 EYLÜL SADECE DARAĞAÇLARINDAN İBARET DEĞİLDİ
12 Eylül denildiğinde ilk olarak idamlar, cezaevleri, işkenceler ve gözaltılar hatırlanıyor.
Ancak darbenin topluma etkisi bunlarla sınırlı kalmadı.
Üniversiteler değişti.
Sendikalar değişti.
Siyasi partiler değişti.
Basın değişti.
Devlet ile vatandaş arasındaki ilişki değişti.
Ve belki de en önemlisi toplumun üzerine büyük bir korku yerleşti.
Konuşmaktan korkan insanlar…
Siyasete girmekten çekinen gençler…
Örgütlenmekten korkan çalışanlar…
Düşüncesini söylemekten çekinen aydınlar…
İnancını görünür biçimde yaşamaktan korkan kadınlar…
12 Eylül yalnızca insanların bedenlerini değil, toplumun hafızasını da disipline etti.
Belki de darbenin en kalıcı mirası buydu:
Korkuyu sıradanlaştırmak.
HUKUKSUZLUĞUN SAĞI SOLU YOKTUR..!
Bugün 12 Eylül üzerine konuşmanın amacı sağ ile sol arasındaki eski kavgaları yeniden canlandırmak olmamalıdır.
Tam tersine ortak bir demokratik hafıza oluşturmalıyız.
Başörtülü bir genç kadın eğitim hakkından mahrum bırakılmışsa buna başı açık bir kadın da karşı çıkabilmelidir.
İşte demokrasi budur.
12 Eylül’ün “ bir sağdan, bir soldan ” anlayışı adaletin ne olmadığını gösterdi.
Genç kadınların başını açmaya zorlayan anlayış da özgürlüğün ne olmadığını gösterdi.
Bir insanın düşüncesini yasaklamak huzur değildir.
Bir kadının kıyafetine müdahale etmek çağdaşlık değildir.
Bir toplumu korkutarak susturmak toplumsal barış değildir.
BİR NESİLDEN ÇALINAN ÖZGÜRLÜK
Aradan 46 yıl geçti.
Bugünün gençlerinin önemli bir bölümü 12 Eylül’ü yalnızca kitaplardan, belgesellerden ve aile büyüklerinin anlattıklarından biliyor.
Ancak darbeler yalnızca yapıldıkları günün meselesi değildir.
Bir darbe toplumun siyasal kültürünü, devlet anlayışını, kurumlarını ve insanların birbirlerine bakışını onlarca yıl etkileyebilir.
Bu yüzden 12 Eylül’ü hatırlamak geçmişte yaşamak değildir.
Geleceği korumaktır.
Bir daha hiçbir gencin siyasi görüşü nedeniyle darağacına gönderilmediği…
Hiçbir kadının okul kapısında başını açmaya zorlanmadığı…
Hiçbir insanın inancı, düşüncesi veya yaşam biçimi nedeniyle dışlanmadığı…
Bir Türkiye istemektir.
Çünkü devletin görevi insanları birbirine benzetmek değildir.
Devletin görevi farklılıkları yok etmek değildir.
Devletin görevi insanları korkutmak değildir.
Devletin görevi, birbirinden tamamen farklı milyonlarca insanın hakkını eşit biçimde korumaktır.
12 Eylül bize çok ağır dersler bıraktı.
Darağacında kurulan denge adalet değildir.
Zorla açtırılan bir baş çağdaşlık değildir.
Susturulan düşünce huzur değildir.
Korkuyla sağlanan sessizlik ise asla toplumsal barış değildir.
Ve belki bugün, 12 Eylül’den çıkaracağımız en büyük ders tek bir cümlede saklıdır:
Hukuksuzluğun sağı olmaz, solu olmaz.
Özgürlüğün başı açık ya da kapalı olmaz.
Adaletin tarafı olmaz.
Adalet varsa herkes içindir.
Özgürlük varsa herkes içindir.
Hukuk varsa herkes içindir.
Gerçek devlet gücü hukukta, gerçek toplumsal barış özgürlükte, gerçek adalet ise insan onurunu ..
"Bir toplumun hafızası susturulursa, geçmiş kaybolmaz; yalnızca acılar başka biçimlerde yeniden yaşanır.”
Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın
Sosyolog -Pedagog - Araştırmacı Yazar
Doğu ve Güneydoğu Kültür ve Sanat Derneği
Kadın Kolları Genel Başkanı
