Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın
Köşe Yazarı
Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın
 

GÜZELLEŞİYOR MUYUZ, YOKSA KENDİMİZDEN Mİ VAZGEÇİYORUZ?

Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın yazdı... GÜZELLEŞİYOR MUYUZ, YOKSA KENDİMİZDEN Mİ VAZGEÇİYORUZ? İnsan ne zaman yaşlanmaktan korkar oldu? Yüzümüzde beliren bir çizgi ne zaman kusur, saçımızdaki beyaz ne zaman saklanması gereken bir eksiklik sayıldı? Daha da önemlisi, ne zamandan beri başkalarının bizi güzel bulması, kendimize verdiğimiz değerin ölçüsüne dönüştü? Bugün sokağa çıktığımızda, televizyonu açtığımızda ya da sosyal medyada biraz dolaştığımızda dikkat çekici bir manzarayla karşılaşıyoruz: Birbirine giderek daha fazla benzeyen yüzler..Benzer kaşlar, benzer dudaklar, benzer burunlar, benzer elmacık kemikleri, benzer yüz hatları. Bazen insan ister istemez düşünüyor: Güzelleşiyor muyuz, yoksa aynılaşıyor muyuz? Sanki görünmeyen bir el bütün dünyaya tek bir “ideal yüz” tarif ediyor. Sonra insanlar, farkında olarak veya olmayarak, o yüze yaklaşmaya çalışıyor.  Sosyal medya da bu anlayışı sürekli besliyor. Filtreler, profesyonel ışıklar, özel açılar ve dijital olarak düzeltilmiş görüntüler artık günlük hayatımızın bir parçası. Gerçekte var olmayan bir kusursuzluk, gerçek insanlara güzellik ölçüsü olarak sunuluyor. İşin en düşündürücü tarafı ise insanın bir süre sonra aynaya kendi gözüyle bakmayı bırakmasıdır. Kendisini değil, “düzeltilmesi gereken” yerlerini görmeye başlıyor. Bir çizgi..Bir leke..Bir beyaz saç. Burnunun şekli, Dudağının inceliği ve insanın zihnine şu düşünce yerleşiyor: “Biraz değişirsem daha güzel olacağım.” Peki ne kadar değişeceğiz..? Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn Suresi,  95/4) Bu ayet üzerinde bugün belki her zamankinden daha fazla düşünmeliyiz. İnsan yalnızca yüzündeki oranlardan ibaret değildir. Aklıyla, ruhuyla, vicdanıyla, karakteriyle ve yaşanmışlıklarıyla bir bütündür. Elbette insan kendisine bakacaktır. Temiz ve bakımlı olmak, güzel görünmek istemek son derece doğaldır. Sağlık amacıyla yapılan tedaviler veya kişinin yaşamını etkileyen fiziksel problemlerin giderilmesi de ayrı değerlendirilmelidir. Benim üzerinde durduğum mesele bunlar değil. Asıl mesele, insanın kendisini sevebilmek için başka birine benzemesi gerektiğine inandırılmasıdır. Çünkü bugün yalnızca yüzlerimizin şekli değil, ifadelerimiz de tartışmanın bir parçası hâline geldi. İnsan yüzü konuşur. Bir annenin yüzündeki şefkati, bir babanın bakışındaki yorgunluğu, bir çocuğun şaşkınlığını, yaşlı bir insanın tebessümündeki tecrübeyi bazen tek kelime duymadan anlayabiliriz. Kaşlarımız, gözlerimiz, alnımız, gülüşümüz… Bunların hepsi insan iletişiminin sessiz dilidir. Estetik uygulamalarda ölçü kaybolduğunda ise kimi zaman yüzün doğal hareketlerinin ve ifade gücünün azalması mümkün olabiliyor. İşte o zaman insan şu soruyu sormadan edemiyor: Yüzümüzü güzelleştirmeye çalışırken, yüzümüzün anlattığı hikâyeyi susturuyor olabilir miyiz? Bugün dışarı çıktığımızda bazen birbirine benzeyen, doğal farklılıkları azalmış ve mimikleri sınırlanmış yüzlerle daha sık karşılaştığımızı düşünüyoruz. Bunun için insanları suçlamak kolaycılık olur. Asıl sorgulamamız gereken, milyonlarca insana aynı yüzü güzel gösteren kültürdür. Çünkü güzellik bir noktadan sonra yalnızca estetik bir kavram olmaktan çıkıp büyük bir tüketim alanına dönüşüyor. Bu sistemin devam edebilmesi için insanın kendisini yeterli hissetmesi değil, sürekli kendisinde yeni bir eksiklik bulması gerekiyor. Önce size eksik olduğunuz söyleniyor. Sonra o eksikliğin çözümü satılıyor. Bugün bir çizgi, yarın bir dudak, ertesi gün başka bir yüz hattı… Kusursuzluğun sonu olmadığı için değişimin de sonu gelmiyor. İnsan sonunda yaşlanmakla değil, kendi doğal hâliyle mücadele etmeye başlayabiliyor. Kur’ân-ı Kerîm’de Nisâ Suresi’nin 119. ayetinde şeytanın insanı saptırma arzusundan söz edilirken şöyle buyrulur: وَلَآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِ “Onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” (Nisâ Suresi, 4/119) Bu ayetin bize hatırlattığı yaratılış ve fıtrat üzerinde düşünmemiz gerekir. İnsan neden kendisinde sürekli kusur arıyor? Neden başkasının yüzüne sahip olmak istiyor? Neden yaşının doğal izlerini mutlaka saklaması gerektiğine inanıyor? Oysa yüzümüzdeki çizgilerin her birinin ayrı bir hikâyesi var. Göz kenarındaki bir çizgi belki yıllarca attığımız kahkahalardan kaldı. Alnımızdaki çizgiler ailemiz için endişelendiğimiz gecelerden… Saçımızdaki beyazlar verdiğimiz mücadelelerden… Bakışımızdaki derinlik ise kaybettiklerimizden, kazandıklarımızdan ve öğrendiklerimizden… Kırışıklık ömrün kusuru değil, zamanın imzasıdır. Gençlik güzeldir; buna kim itiraz edebilir? Ama yaş alabilmek de bir nimettir. İnsan yıllar geçtikçe yalnızca yaşlanmaz. Öğrenir, kaybeder, kazanır, sever, üzülür, affeder, sabretmeyi öğrenir ve hayatın kıymetini daha iyi anlar. Belki de bu nedenle yaşlanmayı yalnızca kaybettiklerimiz üzerinden değil, kazandıklarımız üzerinden de okumamız gerekiyor. Bir başka mesele daha var ki bana çok anlamlı geliyor. Eskiden bir çocuğa baktığımızda, “Gözleri annesine benziyor”, “Burnu dedesinden”, “Gülüşü anneannesinin aynısı” derdik. Nesiller birbirlerinin yüzlerinde yaşamaya devam ederdi. Bir bakış, bir kaş, bir burun, bir gülüş… Bunlar yalnızca genetik özellikler değildi. Ailemizin, geçmişimizin ve bizden önce yaşamış insanların yüzümüzde taşıdığımız küçük hatıralarıydı. Peki herkes aynı güzellik kalıbına girmeye çalışırsa bu farklılıklarımız ne olacak? Belki de bir gün kendimize şu soruyu soracağız: Annemizin yüzünü kızımızda, dedemizin bakışını torunumuzda görebilecek miyiz? Asıl düşünmemiz gerekenlerden biri de çocuklarımızdır. Filtrelerle büyüyen bir çocuk gerçek bir insan yüzünün nasıl görünmesi gerektiğini hangi ölçüye göre öğrenecek? Sürekli kusursuz ciltler, belirli beden ölçüleri ve birbirine benzeyen yüzlerle karşılaşan bir genç, kendi doğal görüntüsünü sevebilecek mi? Bu nedenle çocuklarımıza yalnızca “Ne kadar güzelsin” demek yetmez. “Ne kadar merhametlisin. Ne kadar dürüstsün. Bir insana yardım etmen ne kadar güzel.  Haksızlık karşısında doğruyu söylemen ne kadar değerli.”demeyi de bilmeliyiz. Çünkü insanın değerini yalnızca dış görünüşüne bağlayan bir anlayış, sonunda insanı başkalarının beğenisine bağımlı hâle getirir. Kur’ân’ın insanın değeri konusunda ortaya koyduğu ölçü ise çok açıktır: “Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurât Suresi,  49/13) Öyleyse biraz da aynadan önce vicdanımıza bakmayı öğrenmeliyiz. Yüzümüzdeki küçücük bir çizgiyi hemen fark ediyoruz. Peki kalbimizdeki kibri aynı hızla fark edebiliyor muyuz? Yüzümüzün kusurlarını düzeltmek için gösterdiğimiz çabanın ne kadarını davranışlarımızdaki kusurları düzeltmek için gösteriyoruz? İnsanların bizi güzel bulmasını önemsediğimiz kadar, bir gün bizi iyi bir insan olarak hatırlamalarını önemsiyor muyuz? Belki de çağımızın gerçek estetik sorusu budur. Çünkü aynadaki güzellik zamanın hükmüne tabidir. Merhametin yaşı yoktur. Dürüstlük eskimez. Vefanın modası geçmez. Vicdanın estetiğe ihtiyacı yoktur. Bir gün hepimizin saçları ağaracak. Yüzümüzde yeni çizgiler oluşacak. Gençliğimiz fotoğraflarda kalacak. Ama bunun bir felaket olduğunu kim söyledi? Yaşlanmak yalnızca gençliğin kaybedilmesi değildir; aynı zamanda yaşanmış bir ömrün kazanılmasıdır. Ve hayatın sonunda geriye pürüzsüz bir yüz bırakmayacağız. Bir insanın duasında kalacağız. Bir başkasının hatırasında… Uzatmış olduğumuz bir elde… Söylediğimiz güzel bir sözde… Sardığımız bir yarada… Affettiğimiz bir hatada… Belki de yıllar sonra birisinin bizim için söylediği birkaç kelimede yaşayacağız: “Çok iyi bir insandı.” İşte hiçbir güzellik standardının ölçemeyeceği, hiçbir filtrenin oluşturamayacağı ve hiçbir estetik müdahalenin insana veremeyeceği güzellik budur. Kendimize bakalım, kendimize özen gösterelim. Fakat başkalarının belirlediği güzellik kalıplarına girebilmek uğruna kendimiz olmaktan vazgeçmeyelim. Yaşımızdan utanmayalım. Yüzümüzdeki çizgilerle kavga etmeyelim. Bizi annemize, babamıza, ailemize ve geçmişimize bağlayan özelliklerimizi kusur olarak görmeyelim. Çünkü herkes birbirine benzemeye başladığında, kendin olarak kalabilmek belki de güzelliğin en kıymetli hâlidir. Rabbim bizleri aynadaki görüntüsünü güzelleştirirken kalbini ihmal edenlerden eylemesin. Bize verilen bedenin, ömrün ve nimetlerin kıymetini bilmeyi; kalbimizi merhametten, dilimizi güzel sözden, ellerimizi iyilikten ayırmamayı nasip etsin. Yüzümüzde yılların izleri çoğalırken gönlümüzde iyiliğin izleri de çoğalsın. Ve asıl sınav günü geldiğinde Rabbim yüzümüzü aydınlık, kalbimizi huzurlu, amel defterimizi hayırlarla dolu ve gönlümüzü kendi rızasına kavuşmuş eylesin. Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın Sosyolog -Pedagog - Araştırmacı Yazar  
Ekleme Tarihi: 07 Ekim 2026 -Çarşamba

GÜZELLEŞİYOR MUYUZ, YOKSA KENDİMİZDEN Mİ VAZGEÇİYORUZ?


Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın yazdı...

GÜZELLEŞİYOR MUYUZ, YOKSA KENDİMİZDEN Mİ VAZGEÇİYORUZ?

İnsan ne zaman yaşlanmaktan korkar oldu?

Yüzümüzde beliren bir çizgi ne zaman kusur, saçımızdaki beyaz ne zaman saklanması gereken bir eksiklik sayıldı? Daha da önemlisi, ne zamandan beri başkalarının bizi güzel bulması, kendimize verdiğimiz değerin ölçüsüne dönüştü?
Bugün sokağa çıktığımızda, televizyonu açtığımızda ya da sosyal medyada biraz dolaştığımızda dikkat çekici bir manzarayla karşılaşıyoruz: Birbirine giderek daha fazla benzeyen yüzler..Benzer kaşlar, benzer dudaklar, benzer burunlar, benzer elmacık kemikleri, benzer yüz hatları. Bazen insan ister istemez düşünüyor: Güzelleşiyor muyuz, yoksa aynılaşıyor muyuz?
Sanki görünmeyen bir el bütün dünyaya tek bir “ideal yüz” tarif ediyor. Sonra insanlar, farkında olarak veya olmayarak, o yüze yaklaşmaya çalışıyor. 

Sosyal medya da bu anlayışı sürekli besliyor. Filtreler, profesyonel ışıklar, özel açılar ve dijital olarak düzeltilmiş görüntüler artık günlük hayatımızın bir parçası. Gerçekte var olmayan bir kusursuzluk, gerçek insanlara güzellik ölçüsü olarak sunuluyor. İşin en düşündürücü tarafı ise insanın bir süre sonra aynaya kendi gözüyle bakmayı bırakmasıdır. Kendisini değil, “düzeltilmesi gereken” yerlerini görmeye başlıyor.
Bir çizgi..Bir leke..Bir beyaz saç. Burnunun şekli,
Dudağının inceliği ve insanın zihnine şu düşünce yerleşiyor:

“Biraz değişirsem daha güzel olacağım.”
Peki ne kadar değişeceğiz..?

Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.”
(Tîn Suresi,  95/4)

Bu ayet üzerinde bugün belki her zamankinden daha fazla düşünmeliyiz.
İnsan yalnızca yüzündeki oranlardan ibaret değildir. Aklıyla, ruhuyla, vicdanıyla, karakteriyle ve yaşanmışlıklarıyla bir bütündür.

Elbette insan kendisine bakacaktır. Temiz ve bakımlı olmak, güzel görünmek istemek son derece doğaldır. Sağlık amacıyla yapılan tedaviler veya kişinin yaşamını etkileyen fiziksel problemlerin giderilmesi de ayrı değerlendirilmelidir.

Benim üzerinde durduğum mesele bunlar değil.
Asıl mesele, insanın kendisini sevebilmek için başka birine benzemesi gerektiğine inandırılmasıdır.

Çünkü bugün yalnızca yüzlerimizin şekli değil, ifadelerimiz de tartışmanın bir parçası hâline geldi.

İnsan yüzü konuşur.
Bir annenin yüzündeki şefkati, bir babanın bakışındaki yorgunluğu, bir çocuğun şaşkınlığını, yaşlı bir insanın tebessümündeki tecrübeyi bazen tek kelime duymadan anlayabiliriz.
Kaşlarımız, gözlerimiz, alnımız, gülüşümüz…
Bunların hepsi insan iletişiminin sessiz dilidir.
Estetik uygulamalarda ölçü kaybolduğunda ise kimi zaman yüzün doğal hareketlerinin ve ifade gücünün azalması mümkün olabiliyor.

İşte o zaman insan şu soruyu sormadan edemiyor:
Yüzümüzü güzelleştirmeye çalışırken, yüzümüzün anlattığı hikâyeyi susturuyor olabilir miyiz?
Bugün dışarı çıktığımızda bazen birbirine benzeyen, doğal farklılıkları azalmış ve mimikleri sınırlanmış yüzlerle daha sık karşılaştığımızı düşünüyoruz.

Bunun için insanları suçlamak kolaycılık olur.
Asıl sorgulamamız gereken, milyonlarca insana aynı yüzü güzel gösteren kültürdür.

Çünkü güzellik bir noktadan sonra yalnızca estetik bir kavram olmaktan çıkıp büyük bir tüketim alanına dönüşüyor.

Bu sistemin devam edebilmesi için insanın kendisini yeterli hissetmesi değil, sürekli kendisinde yeni bir eksiklik bulması gerekiyor.

Önce size eksik olduğunuz söyleniyor. Sonra o eksikliğin çözümü satılıyor.
Bugün bir çizgi, yarın bir dudak, ertesi gün başka bir yüz hattı…
Kusursuzluğun sonu olmadığı için değişimin de sonu gelmiyor.

İnsan sonunda yaşlanmakla değil, kendi doğal hâliyle mücadele etmeye başlayabiliyor.

Kur’ân-ı Kerîm’de Nisâ Suresi’nin 119. ayetinde şeytanın insanı saptırma arzusundan söz edilirken şöyle buyrulur:

وَلَآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِ

“Onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.”
(Nisâ Suresi, 4/119)

Bu ayetin bize hatırlattığı yaratılış ve fıtrat üzerinde düşünmemiz gerekir.

İnsan neden kendisinde sürekli kusur arıyor?

Neden başkasının yüzüne sahip olmak istiyor?

Neden yaşının doğal izlerini mutlaka saklaması gerektiğine inanıyor?

Oysa yüzümüzdeki çizgilerin her birinin ayrı bir hikâyesi var.

Göz kenarındaki bir çizgi belki yıllarca attığımız kahkahalardan kaldı.

Alnımızdaki çizgiler ailemiz için endişelendiğimiz gecelerden…

Saçımızdaki beyazlar verdiğimiz mücadelelerden…

Bakışımızdaki derinlik ise kaybettiklerimizden, kazandıklarımızdan ve öğrendiklerimizden…

Kırışıklık ömrün kusuru değil, zamanın imzasıdır.

Gençlik güzeldir; buna kim itiraz edebilir?

Ama yaş alabilmek de bir nimettir.

İnsan yıllar geçtikçe yalnızca yaşlanmaz. Öğrenir, kaybeder, kazanır, sever, üzülür, affeder, sabretmeyi öğrenir ve hayatın kıymetini daha iyi anlar.

Belki de bu nedenle yaşlanmayı yalnızca kaybettiklerimiz üzerinden değil, kazandıklarımız üzerinden de okumamız gerekiyor.

Bir başka mesele daha var ki bana çok anlamlı geliyor.

Eskiden bir çocuğa baktığımızda, “Gözleri annesine benziyor”, “Burnu dedesinden”, “Gülüşü anneannesinin aynısı” derdik.

Nesiller birbirlerinin yüzlerinde yaşamaya devam ederdi.

Bir bakış, bir kaş, bir burun, bir gülüş…

Bunlar yalnızca genetik özellikler değildi. Ailemizin, geçmişimizin ve bizden önce yaşamış insanların yüzümüzde taşıdığımız küçük hatıralarıydı.

Peki herkes aynı güzellik kalıbına girmeye çalışırsa bu farklılıklarımız ne olacak? Belki de bir gün kendimize şu soruyu soracağız:

Annemizin yüzünü kızımızda, dedemizin bakışını torunumuzda görebilecek miyiz?
Asıl düşünmemiz gerekenlerden biri de çocuklarımızdır.
Filtrelerle büyüyen bir çocuk gerçek bir insan yüzünün nasıl görünmesi gerektiğini hangi ölçüye göre öğrenecek?
Sürekli kusursuz ciltler, belirli beden ölçüleri ve birbirine benzeyen yüzlerle karşılaşan bir genç, kendi doğal görüntüsünü sevebilecek mi?
Bu nedenle çocuklarımıza yalnızca “Ne kadar güzelsin” demek yetmez.
“Ne kadar merhametlisin. Ne kadar dürüstsün. Bir insana yardım etmen ne kadar güzel.  Haksızlık karşısında doğruyu söylemen ne kadar değerli.”demeyi de bilmeliyiz.

Çünkü insanın değerini yalnızca dış görünüşüne bağlayan bir anlayış, sonunda insanı başkalarının beğenisine bağımlı hâle getirir.

Kur’ân’ın insanın değeri konusunda ortaya koyduğu ölçü ise çok açıktır:
“Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât Suresi,  49/13)

Öyleyse biraz da aynadan önce vicdanımıza bakmayı öğrenmeliyiz.

Yüzümüzdeki küçücük bir çizgiyi hemen fark ediyoruz.
Peki kalbimizdeki kibri aynı hızla fark edebiliyor muyuz?
Yüzümüzün kusurlarını düzeltmek için gösterdiğimiz çabanın ne kadarını davranışlarımızdaki kusurları düzeltmek için gösteriyoruz?
İnsanların bizi güzel bulmasını önemsediğimiz kadar, bir gün bizi iyi bir insan olarak hatırlamalarını önemsiyor muyuz?
Belki de çağımızın gerçek estetik sorusu budur. Çünkü aynadaki güzellik zamanın hükmüne tabidir.
Merhametin yaşı yoktur.
Dürüstlük eskimez.
Vefanın modası geçmez.
Vicdanın estetiğe ihtiyacı yoktur.

Bir gün hepimizin saçları ağaracak.

Yüzümüzde yeni çizgiler oluşacak.

Gençliğimiz fotoğraflarda kalacak.

Ama bunun bir felaket olduğunu kim söyledi?

Yaşlanmak yalnızca gençliğin kaybedilmesi değildir; aynı zamanda yaşanmış bir ömrün kazanılmasıdır.

Ve hayatın sonunda geriye pürüzsüz bir yüz bırakmayacağız.

Bir insanın duasında kalacağız.

Bir başkasının hatırasında…

Uzatmış olduğumuz bir elde…

Söylediğimiz güzel bir sözde…

Sardığımız bir yarada…

Affettiğimiz bir hatada…

Belki de yıllar sonra birisinin bizim için söylediği birkaç kelimede yaşayacağız:

“Çok iyi bir insandı.”
İşte hiçbir güzellik standardının ölçemeyeceği, hiçbir filtrenin oluşturamayacağı ve hiçbir estetik müdahalenin insana veremeyeceği güzellik budur.
Kendimize bakalım, kendimize özen gösterelim. Fakat başkalarının belirlediği güzellik kalıplarına girebilmek uğruna kendimiz olmaktan vazgeçmeyelim.
Yaşımızdan utanmayalım.

Yüzümüzdeki çizgilerle kavga etmeyelim.
Bizi annemize, babamıza, ailemize ve geçmişimize bağlayan özelliklerimizi kusur olarak görmeyelim.
Çünkü herkes birbirine benzemeye başladığında, kendin olarak kalabilmek belki de güzelliğin en kıymetli hâlidir.

Rabbim bizleri aynadaki görüntüsünü güzelleştirirken kalbini ihmal edenlerden eylemesin. Bize verilen bedenin, ömrün ve nimetlerin kıymetini bilmeyi; kalbimizi merhametten, dilimizi güzel sözden, ellerimizi iyilikten ayırmamayı nasip etsin.

Yüzümüzde yılların izleri çoğalırken gönlümüzde iyiliğin izleri de çoğalsın.
Ve asıl sınav günü geldiğinde Rabbim yüzümüzü aydınlık, kalbimizi huzurlu, amel defterimizi hayırlarla dolu ve gönlümüzü kendi rızasına kavuşmuş eylesin.

Doç. Dr. Yüksel Turğut Akın
Sosyolog -Pedagog - Araştırmacı Yazar
 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve akturkhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.